Ne Olur Çık Dışarı…

Ekleyen: Tarih: Eki.02, 2010, Kategori: Ustalardan Yazılar...

NE OLUR ÇIK DIŞARI

Çık dışarı…Kanayan bileklerimden sana en içten sevgilerimi gönderiyorum… Nazım Hikmet, intiharı düşlerken hayatı delice sevdiğini yazıyordu bir şiirinde. Artık dayanamam, derken o karanlık zindanlarına, yıldızları tutup tutup öpmek istiyordu.Ne olur, çık dışarı…Bunca kırılmışsan, bunca kesik kesik soluk alıyorsan, yaşamaya gücün kalmamışsa suçlusun, ama bütün suçu kendinde arama ne olur. Hep sen haksızdın değil mi… Hep sen unutkandın… Öyle sıradan davranmasaydın hayat şimdi böyle olmazdı değil mi… Dünya senin yüzünden bu hale geldi; daha cesur ve daha inatçı olsaydın bütün cinayetler önlenirdi değil mi… Sen insanları yeterince özveriyle ve sabırla dinleseydin onlar böyle susuz, böyle kırgın olmazdı değil mi…Ne olur çık dışarı…Bütün kötülüklerden sen sorumlu olamazsın. Aç perdelerini. Çiçeklere su ver. Derin nefesler al. Her kabalığı, her acımasızlığı hemen götürme kalbine. Dünya birdenbire güzel olmaz. İnsanlar birdenbire iyi olmaz. O kalbini ayaklarının altına attığın yakınların birdenbire incelikli, hassas olmaz… Çoğu dışardan görür seni. Kaç kişi dokunabilir ki ruhunun kanayan çizgilerine. Çoğu dışardan hüküm verir sana; kaç kişi senin için zamanını durdurabilir, seninle inebilir ki hiç bilinmeyen bir zamana. O bakışsız gözlerden kaçı görebilir ki seni. O uzak bakışlar nasıl yakınlaşabilir ki. Kaç kişi gizlediği hakikatini bir aydınlanma anında ortaya çıkarabilir…Kabul et artık, kabul et… Kaç kişiyi emzirebilirsin o yorgun, o telaşlı kalbinle. Kendine bile yalan söyleyen kaç insanın ruhuna dokunabilirsin. Kendine yalan söylediğinin bile farkına varamayan insanlardan seni anlamasını nasıl bekleyebilirsin. Söylesene daha kaç ömrün var onların vahşi kayıtsızlığında kaybolmayı göze aldığın. Söylesene kaç ömrün…Birgün ansızın evin dolup taşar. Telefonların susmak bilmez. Bütün ışıklarını yakarsın o an. Kalbin senden önde koşar onların savrulmuş heyecanlarına. Bir anda bütün korkuların çocuk masalı olur. Bir anda bütün karamsarlıkların yanmaya hazır zarif mumlar olur. Bütün o ölüm düşlerin, yokluğa açılan bütün o karanlık kaçışların büyük bir şölen masası olur bir anda. Senden konuklarının yüzlerine yansıyan ışık, bir anda o ölü sandığın kalbini sonsuza dek canlandırır. Soluk soluğa ve hayat dolu bir utanç içinde meyveler, içkiler taşırsın onlara… Umutsuz kalan kalbinden senin bile bilmediğin, görmediğin umutlar, senin bile kendinde tahmin etmediğin sevgi acemilikleri taşırsın. Hayatından umut kesmişken, sana gelen kaç kişiyse hepsinden bir fazla hayat çıkartırsın içinden. Yepyeni, kirlenmemiş hayatlar… Kalbindeki birikmiş şefkat usulca ellerine geçer ve o ellerinle çok sevdiğin birkaç insandan kalan masum ve kırılgan hırkalar gibi giydirirsin bu hayatı üzerlerine. Üşüyüp ürpermesinler diye senin için en kutsal hatıraları omuzlarına örtersin o şefkatli ellerinle. Üşüyüp, ürperince karanlık geçmişlerini hatırlamasınlar diye, kendi karanlık gecelerine sakladığın ne varsa hepsini o gece için çıkartıp onların üzerini örtersin…Boşluk olmasın istersin o gecede. Özünden taşan sevgilerle örtersin boşlukların üzerini. Acılarını paylaşarak hafifletmeye çalışırsın, ağır ve kasvetli ruhlarını. Acılar paylaşılsın, o derinlere gizlenmiş sevgiler ve o sevgilerin ‘gözlerindeki bağlar’ çıkarılsın istersin. Oysa hiç derin değildir hüzünler; birden eriyip gider. Kimsenin değildir, yetimdir, işte bu yüzden incelikler hep yerlerde sürünür. Yüzler kendi boşluklarına döner usulca. Kim kiminkini kırmıştır bilinmez, ama yine de kırık aynalarına döner kalpler. Yorulur acelece paketlenmiş incelikler. Yalnızlıktan hastalanmış sokak lambasına takılıp kalır gözler. Ve o lambaya bakan herkeste bir yarın korkusu başlar… Hiçbiri geldiği gibi gitmez…Onlar yokken sarındığın boşluğunu bile giderken götürürler. Onları beklerken içine daldığın hiçliğini bile alıp giderler. Üşür yere düşen hırkalar. Isıtsın diye omuzlarına örttüğün o hatıraların, şimdi seni bile tanımaz. Ellerindeki şefkat, kimsesiz kalbine koşar. Kalbine dokunursun, o bile yabancı üşür sana. O zaman anlarsın, boşluğundan daha büyük boşluklar olduğunu… O zaman anlarsın, hiçliğinden daha derin hiçlikler olduğunu… Çünkü hiçbiri geldiği gibi gitmez…Sonra gün başlar. Boşluğundan daha büyük bir boşlukla, hiçliğinden daha derin bir hiçlikle gün başlar. Sokakta sana bakar insanlar. Kendini korumaktan, kendini savunmaktan onlara doğru dürüst bakamazsın. Ne olur bana biraz izin verin, dersin, daha önce hiç inmediğim boşluğu yaşıyorum, daha önce hiç tanımadığım bir hiçliğe bakıyorum… Onlara istediğin gibi bakamadığın için kırılırsın kendine, onları istemeden ertelediğin için ömrünü ertelersin. Kırılırsın kendine ve ertelersin ömrünü, çünkü sevgin yüzünden aşağılanmış, acemi sevinçlerin yüzünden incitilmişsindir. Duygusallığın sana zaman kaybettirmiştir; acemi sevinçlerin seni küçük düşürmüştür. Böyle anlarda düşüncene güvenmek istersin, hayatı yorumlama gücüne. Sanki o anlaşılmamış sevgilerin, sanki o acemi sevinçlerin, karanlık ormandaki kulübene sığınmış kimsesiz yolculardır ve onları bu hayattan kurtarman için senden yardım dileniyorlardır. Onları o halde gördüğün an can havliyle sarılırsın düşüncene. Ve kimse durduramaz seni, başlarsın sağa sola ateş etmeye. Düşüncen, kırılganlığını savunmak için sarıldığın düşüncen bir silah olmuştur ansızın. Ama başkalarına değil, ama hayata değil, yine kendine yönelmiştir o silah, kırılganlığına… Seni incitenlere, sana boşluğundan daha büyük bir boşluk, sana hiçliğinden daha derin bir hiçlik bırakanlara değil, o anlaşılmamış sevgilerine, o acemi sevinçlerine yönelmiştir.Bak, benim de sevgilerim ağır yaralı. Bak, benim de acemi sevinçlerim delik deşik… Duyuyor musun, kulübemden geliyor bu çığlıklar. Bak, ne zamandır kulübeme sığınanlar bana inanmıyor artık. Dudaklarımdan dökülen sözcükleri önce ben yalanlıyorum. Bir yerlerde bombalar patlayacaksa önce benim içimde patlıyor. Bir yerlerde işlerine giden ya da evlerine dönen insanlar ölecekse önce benim içimde ölüyor…Geceleri uzun masalar kuruluyor şimdi. Masalarda her şey ve herkes var, ama bir tek ben yokum. Gençliğim yoksunluklarla geçti. O zamanlar içimde bir ateş yakar, gelecek günleri özlerdim. O günler geldi işte, şimdi her şey var, ama içimde ateş yakacağım kimsem yok. Bakıyorum da kendime, bir insan nasıl olur da yaşaması gerekmeyen onca şeyi kazanmak için kendini böylesine yok eder, anlamıyorum. Anlamıyorum, onca hayat varken, yaşamak diye niye tek bir şeyi öğrenir insan. Sevgilerini, acemi sevinçlerini, masumiyetini öldürmek için mi öğrenir onca bilgiyi insan. Bakıyorum da kendime, insan onca sevgiyi, onca acemi sevinci kendini yaralamak için mi biriktirir… Bu sevgiler bağladı beni hayata; bu sevinçler beni yaşamaya aşık etti… Yaşamak böyle güzel olmasaydı, onca kabalığa, onca hoyratlığa bu denli içlenmezdim, inan. Yaşamak böyle güzel olmasaydı, insanların sevgisizliğine böyle öfkelenmezdim. Yaşamak böyle güzel olmasaydı, beni bir kez gördükten sonra bir daha arayıp sormayan insanlara böylesine kırılmazdım, inan…Çok geç anladım, peşinden koştuğum onca insan aslında bu hayatın değişmesini istemiyormuş. Peşinden koştuğum onca insan, bu mahvolmuş hayatta kendine sığınacak bir kulübe arıyormuş. Herkes yalnızlıktan çıldırmış, bir sokak lambasına bakıp, yarınını, yarın korkusunu düşünüyormuş… Görüp de söylememişler bana, her şeyin ve herkesin olduğu bir masada lanetlenmiş biriymişim ben. Ben, içinde sevgilerimin, acemi sevinçlerimin olduğu kulübemi bir anlık bir incelik için yakarken, meğer herkesin uyanacak bir sabahı varmış…İşte bütün bunlar ölmeyi delice özlerken, yaşamı hatırlattı bana.Yaşamanın ne kadar güzel olduğunu… Yaşamak böyle güzel olmasaydı, herkesin ve her şeyin olduğu masalarda senin de benim gibi lanetlendiğini görmezdim. Yaşamak böyle güzel olmasaydı, bir anlık bir incelik için, içinde sevgilerinin ve acemi sevinçlerinin olduğu kulübeni yaktığını görmezdim, inan… İşte, son sevdiklerimiz de gitti… İşte, o son güvendiklerimiz de gitti… İşte, son kez dönüp baktılar bize, ve o an unuttular. Onlara inanıp da yaktığımız kulübelerimiz de yok artık… Yalnızlıktan çıldırmış o sokak lambasının altında kesik kesik soluyan iki sevdalıyız biz… O başıboş, o kimsesiz kanlarımız birbirine karışırken bile birbirini tanımayan iki sevdalı… Nazım Hikmet intihar etmek istediği günlerde yaşamayı delice sevdiğini yazmış bir şiirinde… O karanlık zindanlara dayanamayacağını anladığı anlarda yıldızları tutup tutup öpmek istemiş…Ne olur çık dışarı…Kanayan bileklerimden sana en içten sevgilerimi yolluyorum…Topla gel boşluğunu, her şeyin ve herkesin olduğu masalardan…Yalnızlıktan çıldırmış o lambayı saymazsak, bu sokaklarda ikimizden başka kimse kalmadı…

Cezmi Ersöz

:

// Bu Yazıma Yorum Yazabilirsiniz //

Yorum Yazabilmek için Üye Girişi Yapmanız Gerekiyor.

Eğer Üye Değil İseniz Lütfen Buraya Tıklayarak Üye Olunuz...

Site içinde Arama

Aşağıdaki Kutudan Site içi Arama Yapabilirsiniz.

Aradığınızı Bulacağınız için Aramaya gerek kalmayacak :)))

Tavsiye Ettiğim Siteler!

Beğendiğim Siteleri Sizlere Tavsiye Ediyorum...