Author Archive




Yaşamak ve Sevmek Üzerine…

Ekleyen: Tarih: Kas.29, 2011, Kategorisi: Sizlerden Gelenler

YAŞAMAK VE SEVMEK ÜZERİNE

İçli bir ezgi tadında yaşamak istiyorum.
-her söylenişte güzelleşen-

Şarap tadında sevilmek
-en iyi bağ bozumlarının ürünü-

ve sevmek şiircesine

Yepyeni bir dünya için
değişmek ve değiştirmek hiç durmadan

ve usulca ölmek sonra
-tohuma durmuş çiçek gibi-

İNSAN olmanın sevinciyle
ve sonsuz hüznüyle ardında
aydınlık bir sabah bırakmanın.

Kutsiye Bozoklar

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Bugün Pazar Ve Ben Seni Çok Özledim…

Ekleyen: Tarih: Eki.17, 2011, Kategorisi: Video/Klipler


BUGÜN PAZAR VE BEN SENİ ÇOK ÖZLEDİM (Ibrahim… bornovali

Videoları izlerken site müziğini sağda sarı yazıların altındaki müzik panelinden kapatınız!

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Bu Nasıl Aşktır/Mihrimah Sultan Cami…

Ekleyen: Tarih: Tem.03, 2011, Kategorisi: Alıntılar

Bu nasıl bir aşktır…

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi …onunla evlenmek ister.

Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.

Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.

Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır!
Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.

Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir.

Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.

Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a.

Cami küçücüktür.

Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır.

İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana.

İşte, aşka adanmış iki eser.

Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer seçin ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin.

Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.

Göreceğiniz manzaraysa şudur;

Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar!

Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay.

Alıntı

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...


Sibel Can/Hançer…

Ekleyen: Tarih: Haz.11, 2011, Kategorisi: Video/Klipler

sibel can – hançer / yeni klip 2011 | izlesene.com

Videoları izlerken site müziğini sağda sarı yazıların altındaki müzik panelinden kapatınız!

1 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...


Bir Mevsimin Acı Gerçekleri…

Ekleyen: Tarih: May.06, 2011, Kategorisi: Ustalardan Şiirler..., Video/Klipler

yilmaz erdogan bir mevsimin aci gercekleri | izlesene.com

 

 Videoları izlerken site müziğini sağda sarı yazıların altındaki müzik panelinden kapatınız!

BİR MEVSİMİN ACI GERÇEKLERİ

Bir Mevsimin Acı Gerçekleri
""Bir tek dileğim var mutlu ol yeter” sözünün
bir kamy…on yükü
anlam taşıdığı günlerdi

Kaldırımlar toz ve kağıt topakları
Ankara’nın
Ankara’nın sonbahar yaprakları
ayvalar sarı
hüzünler olgun
yaz yorgunu gövdeler serili betonlarda

Ben yanımda çok acıklı
epey yol üstü sözler getirmiştim.
“Sanki terk edilmiş bir viraneyim
her yanım dağılmış yıkılmışım ben”

Okul önlük mevsimi
ve kaplanması kitapların
cumhuriyet gazetesiyle
bir ön beslenme çantası kompleksi
malum şu otlu peynir meselesi

Saçlarını süt mısırı örgü yapmış
bir al yüz koca göz görüyorum.
Sanki o tehlikeli yolun başındayım
Aşk’a geliyorum!
ama yanıma hep
köy zılgıtlı sözler almışım
arabesk kalıyorum
her kent soylu aşkın karşısında
“Bir kulunu çok sevdim” diyorum
“O beni hiç sevmiyor” diyorum
“Kalbimi ona verdim
artık geri vermiyor” diyorum.

YILMAZ ERDOĞAN

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Önceliğimiz İyi Bir İnsan Olmak…

Ekleyen: Tarih: May.03, 2011, Kategorisi: Sizlerden Yazılar...

Önceliğimiz İyi Bir İnsan Olmak

 Bir gün bir baba, oğluna timsahla kaplumbağanın hikâyesini anlatır. Der ki: "Bir timsah kaplumbağayı yutmak ister; kovalamaya başlar. Tam yakalayıp yutacağı sırada kaplumbağa kenara sıçrar ve ağaca tırmanır." Hikâyenin tam bu aşamasında çocuk hayretle karışık sorar: "Baba, hiç kaplumbağa ağaca çıkar mı?" Babası düşündürücü cevabını verir: "Çıkması lazımdı oğlum, çıkması lazımdı. Kurtulması için çıkması lazımdı."

İnsanın köşeye sıkıştığı, çaresiz kaldığı, umutsuzluğun salvolarına karşılık veremediği dönemleri vardır. Hepimizin hayatında böylesi zamanlar olmuştur. Bu anlarda bir çıkış yolu bulabilmek, bir umut ışığı görebilmek için adeta çırpınırız. Lakin gerçek ve içinde bulunulan olumsuz hal, her an içine düşülen girdabın ortasına biraz daha bizi çeker.

Zorluklar ne kadar fazla olursa olsun, imkânsızlıklar ne denli etkili bulunursa bulunsun; dayanmak, katlanmak, üstesinden gelmek, sonuna kadar mücadele etmek insanı güçlü kılar. Bunun için Nietzsche; "Bizi yıkmayan her şey, bize güç verir" diyor. Öbür taraftan da Behçet Necatigil’in seslenişi: "Ya ümitsizsiniz ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz ya da çare sizsiniz."  Bir tarafta teslim olmak, kaderimize razı olmak; öte tarafta direnmek ve mücadele etmek. Bence insanı anlamlı kılan, yaşamasına mana katan husus da budur. Hayatın öngöremediğimiz, ancak her an bizi etkisi altına alması muhtemel sorunlarına olgun ve vakar bir ruh haliyle karşı durmak, hatta bertaraf etmek maharetten öte kararlılık isteyen bir davranıştır. Belki bu kararlılığı birçoklarımız gösteremez. Ancak boş vermek, bırakmak, vazgeçmek şahsiyetli insanın tavrı olmadığı da bilinmelidir. Umut olmadan, umut edilene ulaşılamaz. Umutların canlı tutulması, hayatın açmazlarına gösterilecek dirençle mümkündür. Bir şeye inanıyorum: Hayat dediğimiz ve üzerine binlerce yıldır yorumlar yapılan karmaşık süreç; zayıf ve umutsuz kişiliklere fırsat ve mutluluk kapılarını aralamıyor. Hayat, ancak kendisine diklenenlere çözüm imkânlarını sunuyor.
Kaldı ki hayatın hazır bir reçetesi de yok. Her insan kendi tecrübesini kendi kazanıyor. Böyle olmasaydı insanlığın tekâmül aşaması daha farklı olurdu. Savaşlar, cinayetler, kavgalar, tahammülsüzlükler, ayrılıklar, kamplaşmalar belki de en aza inerdi. Ama dünle bugün arasında değişen pek bir şey yok. Sadece zaman ve oyuncular farklı. Bugün yaşadığımız en temel ve genel sorun; yaşamak dediğimiz mefhumu bir türlü tam anlamıyla anlamlandıramamak.

Matematikten iyi not almayı, iyi bir yer kazanmayı ya da iyi bir işe sahip olmayı bir sonuç olarak kabul ediyoruz. Bundan sonra sanki her mesele bitmiş gibi, hitamında her şeyin istediğimiz gibi olacağına inanıyoruz. Kabul etmemiz lazım ki; bizler hep sonuçlara odaklandırıldık. Skor, süreçten hep daha çok önemsendi. Tıpkı bir futbol takımının; doksan dakika iyi oynayıp, ancak maçı kaybetmesinin ardından iyi oynamasının bir manası olmadığı gibi…

Hepimiz küçüklükten itibaren sonuca yöneltildik. Bu olurken, sorunlara göğüs gerebilecek, çare bulabilecek bir zihniyete bir türlü kavuşamadık. Asıl maharetin ruhu ve kişiliği güçlendirmek olduğunu hep ıskaladık. Sürekli sorun çıkmaması için uğraştık. Aslında, bu tavrın bir olgun yaklaşımdan daha çok; hayatın olağan ya da olağan dışı komplikasyonlarına karşı duyulan endişe olduğunu hep ihmal ettik. Maalesef kazançlı ve sıfatlı olmayı; iyi ve erdemli bir insan olmaya çok zaman tercih ettik. Sonra da bugün dönüp neden var olan sorunları çözemiyoruz, niçin cepheleşiyoruz, diye birbirimize soruyoruz! Ne kadar abesle iştigal bir soru!

Bugün içinde bulunduğumuz sorunların kökünde hiç gündemimizde olmayan, ama hepimizin davranışına yön veren, çocukluktan getirdiğimiz psikolojik amiller var. Sonuca odaklanan bireyler, bu sonucu göremedikçe hırçınlaşıyor ve var olan, üstelik etkisini her geçen gün arttıran bunalımın içinden bir türlü çıkamıyor. Bildiğim ve inandığım bir şey var: bireyde başlayan, aileyle devam eden ve toplumsal yapıya yön veren psikolojik ve eğitimsel kurguyu yeniden gözden geçirmeden meselelerin üstesinden gelmek biraz zor.

Şartlar ne olursa olsun iyi bir insan olma tercihinden ödün vermemek, sorunları çözecek bir iradenin oluşmasını sağlayacak karakter yapısının oluşmasına çalışmak bence her şeyden öncelikli olmalıdır. Son tahlilde hayatta mutlu olmanın iki yolu var; ya isteklerimizi azaltacağız ya da var olan imkânlarımızı zorlayacağız. Kaplumbağanın ağaca çıkabilmesi için bu son derece gerekli…

Ulvi İzzet

 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

HAFTANIN KONUSU…

Ekleyen: Tarih: Nis.27, 2011, Kategorisi: AYIN KONUSU

Bu hafta töre cinayetlerine değinmek istedik.Özellikle kadınlar üzerinde uygulanan baskı ve eziyeti vurgulamanızı istiyoruz!

Sözlerin Sultanı

2 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...

Huriye,Nuriye ve Dürüye…

Ekleyen: Tarih: Nis.18, 2011, Kategorisi: Fıkralar...

Huriye,Nuriye veDüriye :

Huriye, Nuriye ve Düriye 75-80 yaşlarında, çok eski ü…ç arkadaştır.
Bir gün Huriye, Nuriye’ye telefon eder ve Düriye ye gitmeye karar verirler.
Biraz muhabbetten sonra Düriye kahve yapar ve içerler.
Biraz sonra Düriye yine ay kusura bakmayın unuttum, birer kahve yapayım da içelim der.
Huriye ve Nuriye birşey demezler ve içerler. Aradan biraz zaman geçer.
Düriye yine size bir kahve bile yapmadım hemen yapayımda içelim der ve yapar getirir.
Bizimkilerde yine itiraz yok.
Akşama doğru Huriye ve Nuriye kalkarlar, yola düşerler.
Yolda bastonları ile yavaş yavaş yürürken aralarında şu konuşma geçer;
Huriye :
– Kız Nuriye, gördün mü Düriye yi..!!! Ne kadar pinti olmuş.
Bize bir kahve bile ikram etmedi.
Nuriye : Kıızzz Düriye yi ne zaman gördün ??

 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Hayata Hep Güzel Bakmak…

Ekleyen: Tarih: Nis.10, 2011, Kategorisi: Hikayeler

Hastahanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu. Bunlardan koğuşa ilk gelen pencerenin önüne, ikincisi ortaya, üçüncüsü ise kapı kenarına yatırılmıştı..
Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için, neşeli konuşmalarıy la ötekileri eğlendiriyor ve kederlerini azaltmaya çalışıyordu..
Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü…. Onu kaldırdık tan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne, kapının yanındakinide ortaya yatırarak, boşalan yere yeni bir hasta getirdiler..
Pencerenin önüne alınan iyimser hasta, dışarıda gördüklerini anlatmaya başladı..
Yol kenarındaki parkı, dev çınar ağaçlarını, cıvıldaşan kuşları işlerine koşan insanları, neşeli çocukları ve karşı dağlardaki çiçek dolu tarlaları uzun uzun anlatarak, çaresiz durumdaki arkadaşlarını rahatlatıyordu..
Adam kısa bir süre sonra, gelip geçenlere isimler takmaya başladı. Öteki hastalar, artık sabah işe gidenlerin, seyyar satıcıların ve akşam vakti yorgun argın eve dönenlerin öykülerini dinleye dinleye, onları gözleri önünde canlandırıyordu..
Kısa bir süre sonra hastahanenin ruha ağırlık veren havası dağılmış ve türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı öyküler doldurmuştu..
Bir gün ortadaki hastanın aklına bir fikir geldi. Eğer pencerenin önündeki hastaya birşey olursa oraya kendisi geçecek ve onun öykülerini dinlemektense, dışarıdaki renkli ve canlı yaşamı kendi gözleriyle görecekti.. Bu düşünce günlerce kafasına yer etti. Yattığı yerden hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu..
Sonunda onuda buldu Pencerenin önündeki hastaya bazen kalp krizleri geliyordu. Adam bu durumda komodinin üzerindeki ilacına güçlükle uzanıyor ve odada hasta bakıcı olmadığından ilacı kendisi alıyordu..
Bir gece, pencere önündeki hastaya yine bir kriz geldiğinde, ortadaki hasta büyük bir gayretle doğrularak onun ilacını devirevirdi. Şişe yere düşmüş ve paramparça olmuştu..
Ertesi sabah, pencerenin önündeki hastayı ölü buldular. Ve onu kaldırdıktan sonra, ortada yatan hastayı cam kenarına geçirdiler..
Adam göreceği manzaranın heyecanıyla dışarıya baktığında beyninden vurulmuşa döndü.!
Pencerenin bir kaç metre ötesinde, simsiyah bir duvardan başka hiç birşey yoktu..

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Nereden Geldiğini Unutmayacaksın…

Ekleyen: Tarih: Nis.07, 2011, Kategorisi: Hatıra Defteri...

Nereden Geldiğini Unutmayacaksın!


Ünlü basketbolcu Hidayet Türkoğlu esiyle birlikte, Eminönü’nde geziyordu. Önce akvaryumcuları dolaştılar, Kapalıçarşı, Nurosmaniye, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı derken, Yeni Caminin önüne kadar geldiler. Orada bağıra bağıra simit satan bir çocuk vardı. Basketbolcu birden durakladı…

Sonra simitçiye yaklaştı:

– Simit’in kaça koç ?

– 300 bin abi. Çıtır çıtır….

– Tezgahta kaç simit var ?

– 70-80 tane var herhalde…

– Hepsini alsam ne tutar ?

– Seksen desek 24 milyon.

– Al sana 30 milyon… Farz et ki hepsini aldım…

-Sağ ol abi… sağ ol…

Basketbolcu üç onluk çıkartıp simitçinin önüne bıraktı. Eşi şaşkındı. Üç beş adım yürümüşlerdi ki eşine yaklaşıp fısıldadı.

– Hidayet sen deli misin ?

– Yooo

– Peki yemediğimiz simitlerin parasını niye verdin ?

– Boş ver sorma.

– Diyelim ki soruyorum. Hem de ısrarla soruyorum.

– Öyleyse söyleyeyim.

– Lütfedersiniz beyefendi.

– Tablanın kenarı dikkatini çekti mi ?

– Hayır.

– Baksan görecektin. Tahtaya bir isim kazınmıştı.

– Nasıl bir isim ?

– Hidayet !

– Yoksa ?

– Evet o tezgah, eskiden benimdi.

(Bu hikayeyi Hidayet tv8 de katıldığı bir programda kendisi anlatmıştır..)


1 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...

Site içinde Arama

Aşağıdaki Kutudan Site içi Arama Yapabilirsiniz.

Aradığınızı Bulacağınız için Aramaya gerek kalmayacak :)))

Tavsiye Ettiğim Siteler!

Beğendiğim Siteleri Sizlere Tavsiye Ediyorum...