Hikayeler

Hayatın İçinden…

Ekleyen: Tarih: Ağu.02, 2012, Kategorisi: Hikayeler

Hayatın İçinden
(hikaye)

Hastanenin acil kapısına doğru bir ticari taksi hızla yaklaştı. Şoför kendi kapısından acele inerek arka kapıyı yönelirken diğer kapıların birinden erkek, diğer kapıdan ise yaşlı bir kadın indi. İnenlerin fakir ve bakımsız oldukları her hallerinden belliydi.
Şoför koşarak hastane kapısından içeri girerken;
—sedye sedye…
diye bağırıyordu. Biraz sonra iki görevli elleriyle ittikleri sedyeyi arabaya yaklaştırdılar. Arabada genç bir kadın feryat içindeydi ve yavaşça doğrulup, kollarından tutanların yardımıyla sedyeye bindirilerek, hastaneye kapısında içeri doğru götürüldü. Genç kadın hamileydi ve doğum sancıları tutmuştu.
Yanındaki iki yaşlı hasta ile beraber telaşlı bir halde hastaneye girdiler.
Hastanenin acil kısmında görevlilerden başka kimseler yoktu. Onlarda uyur uyanık oturuyorlardı.
Vakit gecenin yarısını geçmiş, saat dörde gibiydi. Burası İstanbul’un kenar semtlerinden birinde küçük bir ilçe hastanesi olup, gündüz bile fazla kalabalık olmazdı.
Homurdanarak gelen bir hemşire hamile kadını sedyesi ile beraber alarak koridorun ilerisinde, kapısında doğumhane yazan bir odaya götürdü. lakin genç kadının inlemeleri feryatları odanın kapısından dışarıya geliyordu.
Kayıt memuru uykulu uykulu bir vaziyette yaşlı çifti yanlarına çağırarak kimlik işlemlerini yapmaya başladı, fakat hem soruyor, hem azarlar gibi konuşuyordu. Orada nöbetçi memur olduğunu unutmuş, uyku sersemliği ile ne dediğini bilmeden, yoksul oldukları her hallerinden belli olan yaşlı insanların kalplerini kırmaktan çekinmiyordu.
—Bu saatte ne işiniz var?
Der gibi lakayt tavırlarla işlemini bitirip, bir an önce uykusuna devam etmek ister gibiydi. Nitekim kayıt işlemi biter bitmez sandalyesine yayılarak, gözlerini çoktan kapatmıştı. Yaşlı karı koca hastanenin ıssız koridorlarında bir müddet dolaştıktan sonra, hemşireye bir şeyler sormak için hemşire odasının kapısını çalıp içeri girmek istediler. Fakat daha içeri girmeden hemşire azarlar gibi onlara;
—–Daha doğuma var ne acele ettiniz de hemen geldiniz, oturup bekleyin,
Diyerek yaşlı insanların yüzüne kapıyı kapattı.
İki ihtiyar telaş içinde derinden gelen feryatların ıstırabı ile oturmayı bile düşünmeden öylece bir ileri, bir geri, koridorda dolaşıp durdular. Zaman geçmek bilmiyor derken, sabah ezanı okunmaya başlamıştı. İhtiyar adam kızgın bir şekilde tekrar hemşire odasına gelerek,
—hemşire kızım, doktor yok mu hastanede, gelinim çok acı çekiyor bir doktor çağırsanız?
Hemşire;
—Akıl verme amca, daha doğuma var aceleniz ne böyle.
Diye cevapla adamcağızı yine tersledi.
Odadan gelen feryatlar uzadıkça yaşlı kadının gözleri iki çeşme ağlıyor, adam ise içinden bildiği adarıyla Kuran okuyarak, Allah’a dualar ediyordu.
Zaman çok geçmiş, hamile kadının odasında gelen sesler azalırken, hastanenin işe başlama saati gelmiş olacak ki, koridorlarda bir hareketlilik başladı. Yerinde bir türlü duramayan yaşlı adam, bir süre sonra beyaz önlükle koridorun ucundan kendilerine doğru gelen ve doktor olduğu kıyafetinden belli genç bir adamın yolunu kesti.
—Oğlum bir bak hele,
Doktor bir an durakladı. Sesi oldukça titreyen ve merhamet bekler gibi konuşan adama döndü.
—Buyur amca?
—Oğlum gecenin dördünde hamile gelinimi buraya getirdik, kızım sabaha kadar feryat etti, hemşireler daha zamanı var deyip doktor çağırmadılar, doğru dürüst ilgilenmediler.
Gelinimin nicedir sesi çıkmaz oldu, bir bakar mısınız evladım?
Yaşlı adamın sesi öyle derinden gelmişti ki, genç doktor bir an adamın gözlerine baktı, nedenini bilmediği bir duyguyla yüreğinde burukluk hisseti ve hızla doğumhaneye yöneldi.
Bir iki dakika sonra kapıyı açarak;
—hemşire hemşire…
diye bağırmaya başladı. Rengi bembeyaz olmuş, yüzü kızgınlık ve üzüntüyle karışık bir hal almıştı, hemşireler korku içinde ve telaşlı adımlarla koşarak Doktor’un yanına geldiklerinde;
—Allah belanızı versin o…pular burada kadın can veriyor siz hala vakit var diyorsunuz. Çabuk hastayı ameliyathaneye alın, Doktor Hilmi Bey’e de haber verin.
Doktor’un bu sert çıkışıyla ortalıkta bir koşuşturmaca başladı. Sedyeye alınan gelinin rengi solmuş, feryatları dinmiş, zayıfça nefes alıyor ve solgun bakışlarla gözlerini açmış, etrafına bakarken, yanına gelen kayınvalidesini, ve kayınpederini belki de tanıyamamıştı. İki ihtiyar gözyaşları içinde kötü bir şeyler olduğunu anlamışlar, şaşkın şaşkın gelinin sedyesinin ardından bir müddet gittikten sonra bir oturağa oturup öylece kalakaldılar.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini dahi anlamadan birden karşılarında yine o genç doktoru buldular. Doktor yavaşça yanlarına oturup yaşlı adamın elini tutarken, çok üzgün görünüyor ve nasıl konuşacağını bilemeden öylece yüzlerine bakıyordu. Neden sonra;
—Allah rahmet eylesin amca, kızınızı kurtaramadık çok bitkin düşmüş zavallı, neredeyse bebeğini de kaybediyorduk, son anda onu kurtarabildik.
Ortam buz gibi olmuştu. Yaşlı insanlar, artık ağlamanın verdiği yorgunlukla ve şaşkınlıkla susmuş öylece doktoru dinliyorlardı.
—Bir oğlan torununuz oldu, gözünüz aydın diyemiyorum, yetim kaldı zavallı çocuk, babasına haber verin gelsin gerekli işlemleri yaptırsın, siz yorgunsunuz gidip biraz dinlenin.
İşte asıl hüzünlü dolu feryat o zamandı, yaşlı kadın ağıt yakar gibi güzel bir sesle doktora dönerek;
—Ah güzel oğlum, canım evladım, oğlumu altı ay önce bir iş kazasında kaybettik, bebeğimiz hem öksüz, hem de şimdi yetim, oy…oy…
Adamında kadından farksız, sadece yaşlı ve solgun gözlerle etrafına bakıyor ellerini ovuşturuyor, dudaklarının arasından aynı cümleyi tekrar edip duruyordu.
—Allah’ım ne suçumuz vardı bizim, bu acıları hak edecek ne yaptık…
Doktor bir müddet bu yakınmaları dinledi, yaşlı adamın dudaklarından gelen bu sözler üzerine;
—Yapma öyle amca, yapma. Biliyorsun ki Peygamberimizde hem öksüz hem yetimdi, Allah’a isyanda bulunma, vardır bunun da bir hikmeti. Şimdi siz burada bekleyin, ben bütün işlemlerinizi yaptırıp bebeği size getireceğim, diyerek yanlarından ayrıldı.
Aradan yine bir süre geçtiğinde Doktor kucağında bebekle yanlarına geldi.
—Allah uzun ömürler versin, şimdi siz evinize gidin, cenazeniz öğleden sonra evinize gelecek orada defin işlemlerini yaparsınız.
Yaşlı çift kucaklarında yeni doğmuş nur topu gibi güzel bebekleriyle, buruk bir mutluluk yaşayarak evlerine doğru yola çıktılar.
Hayat onlara acı bir ders veriyordu, önce oğullarını iş kazasında kaybetmiş, ardından gelinleri ihmalin kurbanı olmuş ve yeni doğmuş bebekle öylece kalmışlardı. Önlerinde zorlu bir hayatın saatleri başlıyordu. Bu yaşlı halleriyle bu acılara nasıl dayanacaklarını bile düşünemeden, anasız ve babasız bir bebeğe nasıl bakacaklardı, dahası yoksulluk canlarını yakarken.
Cenaze Doktor’un dediği saatte eve gelmiş, ikindi namazının ardından komşuların yardımıyla mezarlıkta kocasının yanına defnedilmişti. Evde hüzün ve gözyaşı vardı, ama dünyaya gelen birde bebek.
Cenaze arabasının eve gelişi ve defin işlem bitene kadar Doktor Kamil, uzaktan uzağa yapılan işlemleri seyretmiş, ardından sessizce mezarlıktan ayrılmıştı. Doktor, buraya neden geldiğini ve kendisini buraya çeken duyguların sebebini tam olarak anlayamamış, derin düşünceler içinde uzun zaman bocalamıştı.
Cenazenin defnedilişinin üçüncü günü akşamında, yaşlı çiftin kapısı çalındı. Taziyeye gelen komşulardan birisi kapıyı açtı, geleni tanımıyordu, fakat içeri buyur etti.
Genç bir adam sakin ve üzgün tavırlarla selam vererek gösterilen yere oturdu. Başsağlığı diledi. Hoş geldiniz seslerinin ardından yaşlı çift, Doktor’u tanımışlardı. Yüzlerinde huzur dolu bir gülümseme ile ona sevgilerini anlatmak isterken yaşlı adam,
—Oğlum Allah senden razı olsun, bizim acılı günümüzde elimizden tuttun, Allah’ ta bir acılı gününde senin yanında olsun dedi.
Ve eve gelen komşulara Doktor’un gösterdiği insanlığı anlattı. Evde de fazla insan kalmadığı bir anda, Doktor yaşlı amcaya dönerek;
—Amca müsaade ederseniz babasının adını verdiğiniz Ahmet’i, ben büyütüp okutmak istiyorum. Sizleri soruşturdum pek kimseniz yok, sağlığınız çok da iyi durumda değil. Ben torununuzu kendi evladım gibi bağrıma basıp büyütmek istiyorum. İstediğiniz zaman onu görebilirsiniz, ayrıca torununuzu sık sık ziyaretinize getiririm. Şimdi bekarım yakında evleneceğim, o zaman evde genç bir annesi olacak ve Ahmet’e çok iyi bakacak. Bende sizin torununuz gibi, altı aylıkken annemi, on yaşımda babamı kaybettim. Allah uzun ömür versin dedem beni büyüttü ve mali durumu iyi olduğu için güzel okullarda okuttu.
—Siz dediklerimi iyice düşünün.
Evde derin bir sessizlik… Yaşlı insanlar sevinsinler mi, üzülsünler mi? Evlatlarından kalan bir yadigar torun, ama diğer yanda yoksulluk ve yaşlılık.
Doktor tekrar söze başladı.
—Üç gün sonra nişanlımla tekrar geleceğiz. O zaman kesin kararınızı verirsiniz.
Kısa bir vedanın ardından Doktor, yüreğinde oluşan coşku dolu heyecanın etkisi ile tenha sokaklarda hızlı hızlı yürüyordu.
Doktor yaşlı insanların evini ziyarete giderken, henüz bu konuyu nişanlısı ile konuşmamıştı ve böyle bir konuda O’nun nasıl tepki vereceğini bilmiyordu. Nişanlısını çok seviyor fakat nedenini bilemediği garip bir duyguyla, yeni doğmuş bebeği büyütmek istiyordu. Kafasında karmaşık düşüncelerle ertesi günü nişanlısını görmeye gitti.
Nişanlısı yakındaki bir okulda sınıf öğretmeni olarak çalışırken, bir tesadüf eseri tanışmışlar ve daha ilk karşılaşmalarında aralarında sıcak bir yakınlaşma ve sevgi seli oluşmuştu. Nişanlısı olan Aslı, merhametli, sevgi dolu güzel bir kişiliğe sahip, mesleğini ve çocukları çok seviyordu. Ama bu durum başkaydı! Bir başkasının çocuğunu alıp büyütmek, hem de daha henüz evlenmeden ve kendi çocuğunu yapmadan!
Doktor Kamil böyle duygu ve düşüncelerle kafasını yorarken, okulun çıkış saatinde heyecanla Aslı öğretmeni bekliyordu.
Aslı gerçekten güzel, hanım hanımcık bir kadın olup, çok sade fakat güzel giyinir, gereksiz makyajdan uzak durur, temiz ve doğal olmayı severdi. Hele masum bakışları yok mu? Belki de Doktor’u etkileyen bu bakışlardı.
Aslı kapıda bekleyen nişanlısına şöyle bir baktı, ‘’Kamil bu gün bir farklı’’ diye içinden geçirdi. Kamil, sanki çok önemli bir şey olmuş gibi dağınık, şaşkın ve heyecanlıydı.
—Hayırdır Doktor Bey, neler oluyor kuzum, bu ne hal?
Doktor bir müddet sustu. Nişanlısının elini sıkıca tuttu ve yürüdüler. Aslı bir şeyler olduğunu anlamış, fakat nişanlısının anlatmasını bekliyordu.
Yakındaki parka oturdular, Doktor birer çay söyledi ve derin bir nefes aldı.
—Seninle çok önemli bir meseleyi konuşacağım Aslı, fakat nasıl diyeceğimi bilemiyorum.
Aslı sakin bir sesle;
—Anlat Doktor, çekinme.
—Doktor hastanede yaşanan olaylardan başlayarak, en incesine kadar bir bir anlattı. Sadece bebeği almak isteğini sakladı. Duygulu, üzgün ve sanki suçlu bir havası vardı.
Gözleri parkta oynayan çocuklara takıldı, bazılarının anneleri yanında, bazıları kardeşleriyle sevinç çığlıkları atarak koşturuyorlardı. Kendisi bu duyguları hiç yaşamamıştı. Dedesi ile her parka geldiğinde hüzünlenir gözleri ana ve babasıyla oynayan çocuklara takılır mahzunlaşırdı. Sabahları gördüğü rüyaların etkisinde kalıp gözyaşlarını yastıklara siler dedesinden saklamayı başarırdı. Yeni doğan Ahmet geldi aklına, oda ana ve babasız büyüyecek kendi yaşadığı acıları birebir yaşayacaktı. İçinde derin bir hüzün ve yalnızlık vardı, dalgın ve mahzun bir halde uzaklara bakarken…
—Hadi Doktor seni bu kadar etkileyen olayı henüz anlatmadın, söyle aşkım sıkıntın ne?
Doktor Aslı’nın gözlerinin içine baktı. Bu kadını çok seviyordu ve O’nu kaybetmek istemiyor, fakat bebek aklından gitmiyordu. Kendi yaşadıklarının etkisinden olacak ki, bebeği büyütme isteğini yenemiyordu.
—Aslı dedi,
—Aslı ben bu bebeği bizim büyütmemiz için dedesinden istedim. Benim hayatımı biliyorsun, yalnızlıklar ve ana baba hasreti içimde öyle bir yangın ki, bu bebeğinde aynı duyguları yaşamasını istemiyorum. Onu alalım, anası babası olalım, ne dersin?
Aslı biraz şaşkın, biraz tuhaf bakışlarla nişanlısına uzun uzun baktı. Kamil’i çok seviyordu. Ondan önce hayatında kimse olmamıştı. Onun duygulu, merhametli ve mücadeleci halinden çok etkilenmişti, belki de doktora olan aşkı bu yüzdendi. Belli ki bu bebek onun için çok önemliydi, düşündü, düşündü…
—Neden olmasın Doktor ben sana aşık bir kadındım bunu biliyorsun, ama bil ki şimdi sana olan aşkım binlerce defa daha katlanarak arttı, Allah bize elbet bunun faziletini fazlasıyla verir, düşünme artık, verirlerse alalım Ahmet’i.
Doktor Kamil’in gözlerinin içi gülüyordu, nişanlısının bu şekilde cevap vermesi kendisini çok mutu etmiş, içi içine sığmıyordu. Aslının ellerini tuttu yavaşça öptü.
—İyi ki seni tanımış ve sevmişim. Allah kaybettiklerimden sonra seni bana hediye olarak verdi, bunu hissediyorum.
Yıllar yılı kovaladı. Ahmet ve yanında küçük kardeşi Oğuz ile beraber parkta oynarken, uzaktan Doktor ve eşi, sevgi dolu gözlerle onları izliyorlardı.

Aslının bir daha çocuğu olmayacaktı. Zor bir doğumun ardından, Kendi ve oğlu ölümün eşiğinden dönmüş, hayata zorlukla tutunmuşlardı.
Kim bilir, belki de kendisine ve oğluna sunulan ömrün hikmeti, Oğuz’a ağabeylik yapan Ahmet’te saklıydı.

Mehmet Macit
25.07.2012

2 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...

Azrailin Güzelliği…

Ekleyen: Tarih: Haz.22, 2012, Kategorisi: Hatıra Defteri...

AZRAİLİN GÜZELLİĞİ

Onk. Dr. Haluk Nurbaki’den gerçek bir hatıra…

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla
karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek
özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size
… nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam
vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına
gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı
bulamamıştı. Serap’ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım.
Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da bütün
diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi
gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için
İzmir’e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi
şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz
bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap
bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken,
hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen
cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza
yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine
güçlükle konuşarak:

-”Doktor bey,” dedi. ”Ben size…dargınım.” ”Niçin?” diye sordum.

-“Siz…dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH ‘ı, ölümü,
ahireti anlatmıyorsunuz?”

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında
oldukça şaşırdım. O’nu üzmemeye çalışarak:
–“Doktora ulaşmak kolaydır” dedim. ”Parayı bastırdın mı istediğine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın…”

Konuşmaya mecali olmadığından “Ben o isteği duyuyorum” manasında başını
salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve
saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler
“hızlandırılmalı öğretime” dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün
ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta
kala:

-“Doktor bey,” dedi. ”Ben ölürken ne söylemeliyim?”

-“Senin durumun çok özel” dedim. ”Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O
anı farkedince ”Muhammed” (s.a.v) sana yeter.”

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için
Serap’a sürekli morfin yapıyor ve O’nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir
iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi
telefon ederek:

-“Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor.” dedi. “Sabahlara kadar
inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının
sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça
ürperiyorum. “Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son
nefeste “Muhammed” diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve
eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde
morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma
gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın acizliği hürmetine
sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün O’na:

-“Hiç korkma!” dedim. “İğneyi vurdurabilirsin

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da
sordu:

-“Doktor bey…Azrail bana nasıl görünecek?”

-“Kızım,” dedim. “O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı
bir prens gibi gelecektir.”

Salı günü Serap’ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak
vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece
kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni
görünce yanıma gelerek:

-“Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!”
dedi ve devam etti:

-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve “yataktan kalkması
imkansız” denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz
kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet
getirerek vefat etmeden biraz önce de:

-Doktor bey’e söyleyin, dedi. Azrail, O’nun söylediğinden de güzelmiş!..

1 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...

Bir Ders…

Ekleyen: Tarih: Oca.03, 2012, Kategorisi: Hikayeler

BİR DERS

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri hayat, aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söylüyor:

“İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş. Kurtlardan biri korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, üstünlük taslamayı ve benciliği temsil ediyor.

Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.”

Gençlerden biri “hangi kurt kazanacak?” diye soruyor ve yaşlı adam kısaca cevap veriyor:

“BESLEDİĞİNİZ”

Alıntı

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Baba Sen misin?..

Ekleyen: Tarih: Eyl.21, 2011, Kategorisi: Hikayeler

BABA SEN MİSİN ?

Bir akşam geç saatte karanlık sokakta yürürken çalılıkların arkasından boğucu çığlık sesleri duydum. Yavaşlayıp sesi dinlediğimde, duyduklarımın boğuşma sesleri olduğunu anladım. Ağır hırıltılar, yırtılan kumaş sesleriydi bunlar. Bir kızın saldırıya uğradığını fark ettim. Müdahale etmeli miydim? Kendi güvenliğim için endişelenmiştim ve bu gece yeni yolu tercih ettiğim için lanet okudum. Sadece, en yakın telefona gidip polisi mi aramalıyım diye düşündüm. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelmesine rağmen, aklımı başıma almam sadece birkaç saniyemi almıştı. Bu arada kızın sesi gittikçe zayıflıyordu. Hızlı bir şekilde hareket etmem gerektiğini biliyordum. Nasıl bırakıp gidebilirdim?

Sonunda kararımı verdim. Kendi hayatımı riske atsam bile, bu meçhul kıza sırtımı dönemezdim.

Cesur ve atletik bir erkek değildim. Güçlü biri olduğumu söylemek de imkânsızdı. O gücü nereden bulduğumu bilmiyorum; ama kıza yardım etmeye karar verdikten sonra gücümün arttığını hissettim. Çalılıkların arkasına koştum ve saldırganı kızın üstünden çektim. Yere düştük, biraz boğuştuk, sonra da saldırgan benden kurtulup kaçtı.

Ağır ağır soluyarak yukarı tırmandım ve ağacın arkasına çömelmiş hıçkırarak ağlayan kıza yaklaştım. Karanlıkta yüzünü tam seçemiyordum. Onu daha çok korkutmamak için biraz uzaktan konuştum.

"Tamam, geçti" dedim yavaşça. "Adam gitti. Şimdi emniyettesin."

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra, hayret ve şaşkınlıkla şu sözleri duydum:

"Baba, sen misin?

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Yıllar Önce Bir Milli Eğitim Bakanının Gerçek Hikayesi…

Ekleyen: Tarih: Ağu.11, 2011, Kategorisi: Hatıra Defteri...

 Hasan Ali Yücel

 

Yıllar Önce Bir Milli Eğitim Bakanının Gerçek Hikayesi


Yıllar önce bir Milli Eğitim Bakanının odasının kapısı çalındı. İçeriden kararlı ve tok bir ses " girin" diye seslendi.

Oldukça mütevazi döşenmiş odaya iki tane lise talebesi girdi. Tombul yanaklı olan Milli Eğitim Bakanının yanına yanaşarak " Babacığım merhaba. Elini öpmeye geldik Gazi ile beraber" diyerek arkadaşını gösterdi.

Mezun olmuşlardı iki samimi arkadaş liseden. Gazi ve Can. Bakanın elini öptükten sonra masanın karşısındaki koltuklara oturdular.

Tombul yanaklı çocuk söz aldı, Babacığım biliyorsun okulumuzu her ikimiz de başarı ile bitirdik. Ve bir yıldır para biriktiriyorduk. Eğer senin de iznin olursa Bakanlığın bursundan yararlanıp Amerika’ya okumaya gitmek istiyoruz." Bakan küçük bir sessizlikten sonra " Oğlum biraz dışarı çıkar mısın? Bizi arkadaşınla bir iki dakika yanlız bırak" dedi.

Oğlu dışarı çıktıktan sonra uzun boylu çocuğa şöyle dedi. Bak evladım,ben sizler gibi başarılı öğrencilerin yurt dışında öğrenim görmesini her zaman desteklerim. Fakat bir bakan olarak oğlumu Amerika’ya gönderirsem, bunu başkaları farklı değerlendireceklerdir. Bu yüzden sadece sana burs vereceğim. Gerekli işlemlerin yapılması için talimatı veririm az sonra. Hayırlı olsun deyip dışarı çıkmasını söyledi talebenin.
Heyecan içinde kapının önünde bekleyen bakanın oğluna sarıldı çocuk. " Can sana bir iyi, bir kötü haberim var. Baban bana burs verdi ama senin gitmeni onaylamıyor.
Tombul yanaklı çocuk elini cebine atıp bir mendil çıkarttı. İçi para dolu olan mendili arkadaşına verip, "al bunları Gazi. Nasıl olsa bana lazım değil bu para artık" dedi, bir yıldır biriktirdiği parayı arkadaşına uzattı.

Oğlunun geleceğini bile ülkesinden sonra düşünen onurlu Milli Egitim Bakanımızı Sayın Hasan Ali Yücel Bey’i saygıyla anıyoruz.

Oğlu Can büyük edebiyatçı Can Yücel’dir.
Onun lise arkadaşı Gazi ise dünyanın en ünlü beyin cerrahlarından Prof.Dr. Gazi Yaşargil’dir.

2 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...

Hanım Bana Bir Karpuz Getirirmisin?

Ekleyen: Tarih: Tem.31, 2011, Kategorisi: Hikayeler

Hanım bana bir karpuz getirir misin ?

Evvel Zaman içinde Memleketin Birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görün…ümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış ‘ Bu gençliğin sırrı nedir’ diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.. ama sorular sık , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.

Düşünmüş nasıl… anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.

"Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş:

– "Hatun, şu kilerden bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:

" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.

“ Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin “ demiş, Başka istemiş?. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.

Neyse misafirleri ve de siz Aziz okuyucuları sıkmamak için !!! Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. "Eeee ?.

Arkadaşlar iste benim gençliğin sırrı burada anladınız mı??

Herkes birbirinin yüzüne bakmış. Kimse bişey anlamamış.."Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş."Efendiler" demiş "O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile "aman be adam , deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca.." demedi.

Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum. Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.’ Demiş.

Alıntı

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Süper Cevap…

Ekleyen: Tarih: Tem.17, 2011, Kategorisi: Hikayeler

SÜPER CEVAP

Yasli kadin oldukça dini bütün bir insanmis.. Her sabah kapisinin önüne çikar ve… bagira bagira dua edermis: “Allah’ım bize verdiklerin için sana sükürler olsun!” Ve ardindan her seferinde de yan komsusunun sesi duyulurmus: “Allah yok kadiiin Allah yok!!!”… (HAŞA) Yasli teyze ne kadar sinirlense de yine her sabah dua edermis, öteki komsu da inadindan her seferinde ona öyle bagirirmis.. Neyse.. Bir aksam, komsusu yasli teyzeye bir oyun etmeye kalkmis.. Markete gidip bi sürü meyve sebze, ekmek vs. alip torbalara doldurmus, yasli teyzenin kapisinin önüne birakmis… Ertesi sabah teyze kapiyi açip da yiyecekleri görünce çok sasirmis ve sevinçle bagirmis: “Sana sükürler olsun Allah’ım, bu gönderdigin yiyecekler için sana sükürler olsun!!!” Ve agacin arkasindan onu seyreden komsusu seslenmis: “Allah yok kadiiin Allah yok!!! (HAŞA) O yiyecekleri ben aldiiiiiim!!!” Yasli teyze hiç istifini bozmamis: “Yüce Allah’ım sana ne kadar sükretsem azdır!!!! Hem bu yiyecekleri göndermissin, hem de parasini ŞEYTANA ödetmissin!!!”

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Sevgi,Başarı,Zenginlik…

Ekleyen: Tarih: Haz.23, 2011, Kategorisi: Hikayeler

SEVGİ,BAŞARI VE ZENGİNLİK

Hayatınızda önceliği zenginliğe mi, başarıya mı yoksa sevgiye mi verirsiniz? Sevgiye fırsat verirseniz, diğerlerinin de birlikte geleceğini göz ardı etmemelisiniz…!

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının karşısısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiy…le evine davet etti. Kadının davetine yaşlılardan biri yanıt verdi: "Biz hiçbir eve üçümüz birlikte gitmeyiz" dedi. Ve kısa bir duraksamadan sonra, bir açıklama yaptı: "Sağ yanımdaki bu arkadaşımın adı, Zenginlik’tir" dedi. "Bu yanımda oturan arkadaşımın adı Başarı, benim adım ise Sevgi’dir."

Kendini ve arkadaşlarını tanıttıktan sonra Sevgi, kadına ilginç bir öneride bulundu:
"Şimdi evinize gidin ve eşinizle başbaşa verip, bir karara varın" dedi.
"İçimizden yalnızca birimizi davet edebilirsiniz evinize. Hangimizi davet etmek istediğinize karar verin, sonra gelin kararınızı bize bildirin.
" Kadın Sevgi’nin önerisini eşine anlattığında, adam "Aman ne güzel, ne güzel" dedi.
"Hangisini davet edeceğimizi bize bıraktıklarına göre, biz de içlerinden Zenginlik’i davet ederiz ve evimiz de bir anda zenginliğe kavuşmuş olur."

Eşinin kararına itiraz etti kadın: "Başarı’yı davet etsek, daha mantıklı bir karar vermiş olmaz mıyız, kocacığım?" dedi.
Sonra tekrar baş başa verdiler. "Aslında galiba en iyisi Sevgi’yi davet etmek. Hem ona yardımcı olmak bize de mutluluk verecek" kararını verdiler. Bu karar üzerine kadın kapıyı açtı ve üç yaşlıya birden sordu: "İçinizde hanginiz Sevgi idi? Onu davet etmeye karar verdik. Lütfen buyursun…" Sevgi ayağa kalktı, eve doğru yürümeye başladı. Arkadaşları da ayağa kalktılar ve Sevgi’nin arkasından eve doğru yürümeye başladılar.

Kadın büyük bir şaşkınlık ve heyecan içinde, Zenginlik ile Başarı’ya sordu:
"Siz niçin geliyorsunuz? Hani sadece biriniz gelebilirdi?" dedi. Kadının sorusuna, üç yaşlı birlikte cevap verdiler:
"Eğer içimizden yalnızca Zenginlik veya Başarı’yı davet etmiş olsaydınız, diğer ikimiz dışarıda bekleyecektik" dediler.
"Fakat siz Sevgi’yi davet etttiniz. Bu durumda üçümüz birden gelmek zorundayız evinize. Çünkü Sevgi’nin olduğu her yerde, biz zenginlik ve başarı da her zaman onun yanında oluruz…
 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Satılık Köpek…

Ekleyen: Tarih: Haz.23, 2011, Kategorisi: Hikayeler

SATILIK KÖPEK
 
Satılık Köpek Yavruları" ilanının hemen altında küçük bir çocuğun başı gözüktü v…e çocuk dükkan sahibine sordu:
-"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"
Dükkân sahibi:
-"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi.
-"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk:

-"Bir bakabilir miyim yavrulara"
Dükkân sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı.
Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu:
-"Bunun nesi var?"
Dükkân sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı. Küçük çocuk heyecanlanmıştı.
-"Ben bu yavruyu satın almak istiyorum.”
Dükkân sahibi:
-"Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm"
Küçük çocuk birden sinirlendi. Dükkân sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:
-"Onu bana vermenizi istemiyorum."
-"O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim."
-"Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım."
Dükkân sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:
-"Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum."
-"Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak."
Bunun üzerine küçük çocuk eğildi, pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasıyla desteklediği sakat bacağını dükkân sahibine gösterip, tatlı bir sesle:
-“Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var" dedi.

 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Gül İle Suyun Aşkı…

Ekleyen: Tarih: Haz.04, 2011, Kategorisi: Hikayeler, Video/Klipler


Gül ile suyun aşkı berennn

Videoları İzlerken site müziğini sağda sarı yazıların altındaki müzik panelinden kapatınız!

 

Gül ile Suyun Aşkı

Günün birinde bir gülle su karsilasir ve arkadas olurlar. İlk önceleri arkadaşlik olarak devam eder bu durum. Tabiki zaman lazimdır birbirini tanimak icin. Gel zaman git zaman gül o kadar mutlu olur ki bu arkadasliktan ve birliktelikten,mutluluktan ici icine sigmaz artik ve anlar ki suya asik olmustur. Hayatinda ilk kez asik olan gül, burcu burcu acar ve etrafa kokular sacar. Suya dönüp der ki birgün, sevgili su, seni sevdigim icin böylesine degistim, actim ve etrafa kokular sactim, yalnizca seni sevdim diye. Öyle zaman gelir ki artik su da icinde güle karsi birseyler hisetmeye baslar. Zanneder ki güle asik oldum. Günler ve aylar birbirini kovalar ve gülü sevdigini zanneden su,artik eskisi kadar ilgilenmez gül ile. Gül ise "acaba su beni artik sevmiyor mu" diye düsünmeye baslar. Cünkü suyun kendisine olan bu ilgisizligi onu üzmeye baslamıstir. Icin icin bu soruyu sorar kendine. Birgün gül suya der ki , biliyormusun ben seni cok seviyorum. Su, bende seni seviyorum der. Aradan zaman gecer ve gül yine suya seni seviyorum der. Su siradan bir ifadeyle "ben de" der. ama gül bu sözde sevgiyi hissedemez. Bu siradanlasma gittikce sürer ama gül sabirla hep "seni cok seviyorum " der suya. Ama artik öyle bir duruma gelir ki gül, etrafa o güzel kokuyu sacamaz ve burcu burcu acan dalları solmaya yüz tutar. Kendini toparlayarak ve son kez suya "biliyormusun seni hala cok seviyorum" der göz yaslari icerisinde. Su da ona döner ve yine o bildik ironik ve umursamaz edası ile "üff söyledim ya ben de seni seviyorum diye" der. Gün gelir gül yataklara düser. Cok hastalanmistir gül,rengi solmus cehresi sararmistir gülün. Yataklardadir artik. Su ise basinda bekler gülün, yardimci olabilmek icin onu cok seven ve sevdigini her firsatta söyleyen sevgili dostuna. Ama bellidir ki artik gül ölecektir. Ve son kez zorlukla basini döndürerek suya der ki " biliyormusun seni ben gercekten seviyorum ve senin bilemedigin kadar sevdim üstelik" Cok hüzünlenir su bu durum karsisinda ve son care olarak bir doktor cagirir. Nedir sorun diye doktor’a sorar. Doktor muayene eder gülü. Muayeneden sonra söyle der : "Hastanin durumu ümitsiz, artik elimizden birsey gelmez" Su merak eder kendisini bu kadar cok seven gülün ölümüne sebep olan hastalik nedir diye, ve sorar doktora "hastaligi nedir ki sevgili dostumun" diye. Doktor söyle bir bakar suya ve der ki "Gülün bir hastaligi yok dostum, hic dikkat etmemissin galiba sevgili dostuna, bu gül sadece susuz kalmis, ölümü onun icin der" ve anlar ki su artik, sevgiliye sadece seni seviyorum demek yetmemektedir. ama artik cok gectir. Sevdiklerinize, gec olmadan onları sevdiginizi söylemekle kalmayin gösterin,Güller solmasin.

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Bugün Onların Doğum Günü Olduğunu Nerden Anladın…

Ekleyen: Tarih: May.11, 2011, Kategorisi: Hikayeler

 
Bugün onların doğum günleri olduğunu nerden anladın?"

Fırına geldiğimde, ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı,
"B…iraz bekleyeceksin hocam" dedi. “İki-üç dakikaya dek çıkartıyorum.”
Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm.
Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu. Sel…am verdikten sonra
"Ekmeklerimi alayım" dedi. “Benim ikizler acıkmıştır.”
Fırıncı, adamın kendisine uzattığı torbayı alarak tezgahın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden dört beş tane koydu.
Ekmeklerden kimilerinin altı yanmış, kimileri de her nedense biçimini kaybetmişti. Fırıncıya doğru sokularak,
"Neden taze ekmek vermiyorsun?" diye sordum. "Biraz sonra çıkacak ya!.."
Fırıncı,
"Bozuk ekmekleri kendisi istiyor" dedi. "Çok yoksul olduğundan ona yarı fiyatına veriyorum."
"Kim bu adam?" diye sordum.
"Kore gazilerinden" dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."
Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve küçük de olsa birşeyler yapmak istiyordum.
"Aradaki farkı ben vereyim" dedim. "Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler.”
Fırıncı, önerimi kabul etti ve biraz sonra çıkan sıcak ekmekleri büyük bir umursamazlıkla adamın torbasına doldururken
"Çok şanslısın hacı amca" dedi. "Çocuklar için bugün sana pasta gibi ekmek vereceğim.”
Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırırken,
" ALLAH senden razı olsun evladım. " dedi. “Bugün onların doğum günleri olduğunu nereden anladın?"

HAYAT DEVAM EDİYOR DOSTLAR. ELİMİZDEKİ NİMETLERİN DEĞERİNİ İYİ ANLAYALIM

 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Acıdaki Hikmeti Görebilmek…

Ekleyen: Tarih: Nis.19, 2011, Kategorisi: Hikayeler

 

 

 ACIDAKİ HİKMETİ GÖREBİLMEK

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
 Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;
 "Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.
 Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
 Kekeleyerek: "Nasıl? Anlayamadım?" diyebildi yaşlı kadın.
 "Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:
 "Yeter! Lütfen dur artık!" diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve; "Daha değil!" diye cevapladı beni.
"Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:
"Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!"
Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:
 "Henüz değil!"
 "Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek"
Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
"Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!"
"Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve "Daha değil!" diyordu.
 "Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.
 "Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.
 "Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!" dedim. Onun cevabı ise aynıydı: "Henüz değil!"
 "Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. "Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!" diye bağırdım.
 Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. "Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!" diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine "Daha değil!" diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.
 "Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:
 "Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?"
Ona "Evet" dedim.
 Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve "Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım."
"Evet bu sensin!" dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.
Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın.
Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı.
Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde."
 Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:
 "Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!
 Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…
Teşekkür ederim."        

* * * * * *

Usta fincanı, Yaratıcı insanı şekillendirir.
Yeter ki acı da ki hikmeti görelim.
Kahrın da hoş, lûtfun da hoş demesini bir öğrenebilsek…
Alıntı: Sait Çamlıca-Eğitimci/Yazar

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Hayata Hep Güzel Bakmak…

Ekleyen: Tarih: Nis.10, 2011, Kategorisi: Hikayeler

Hastahanenin bir koğuşunda üç kötürüm bulunuyordu. Bunlardan koğuşa ilk gelen pencerenin önüne, ikincisi ortaya, üçüncüsü ise kapı kenarına yatırılmıştı..
Ortadaki hasta iyimser bir adam olduğu için, neşeli konuşmalarıy la ötekileri eğlendiriyor ve kederlerini azaltmaya çalışıyordu..
Soğuk bir kış gecesi, pencerenin yanındaki hasta öldü…. Onu kaldırdık tan sonra ortadaki hastayı pencerenin önüne, kapının yanındakinide ortaya yatırarak, boşalan yere yeni bir hasta getirdiler..
Pencerenin önüne alınan iyimser hasta, dışarıda gördüklerini anlatmaya başladı..
Yol kenarındaki parkı, dev çınar ağaçlarını, cıvıldaşan kuşları işlerine koşan insanları, neşeli çocukları ve karşı dağlardaki çiçek dolu tarlaları uzun uzun anlatarak, çaresiz durumdaki arkadaşlarını rahatlatıyordu..
Adam kısa bir süre sonra, gelip geçenlere isimler takmaya başladı. Öteki hastalar, artık sabah işe gidenlerin, seyyar satıcıların ve akşam vakti yorgun argın eve dönenlerin öykülerini dinleye dinleye, onları gözleri önünde canlandırıyordu..
Kısa bir süre sonra hastahanenin ruha ağırlık veren havası dağılmış ve türlü geçmek bilmeyen can sıkıcı saatleri tatlı öyküler doldurmuştu..
Bir gün ortadaki hastanın aklına bir fikir geldi. Eğer pencerenin önündeki hastaya birşey olursa oraya kendisi geçecek ve onun öykülerini dinlemektense, dışarıdaki renkli ve canlı yaşamı kendi gözleriyle görecekti.. Bu düşünce günlerce kafasına yer etti. Yattığı yerden hep bunu düşünüyor ve çareler araştırıyordu..
Sonunda onuda buldu Pencerenin önündeki hastaya bazen kalp krizleri geliyordu. Adam bu durumda komodinin üzerindeki ilacına güçlükle uzanıyor ve odada hasta bakıcı olmadığından ilacı kendisi alıyordu..
Bir gece, pencere önündeki hastaya yine bir kriz geldiğinde, ortadaki hasta büyük bir gayretle doğrularak onun ilacını devirevirdi. Şişe yere düşmüş ve paramparça olmuştu..
Ertesi sabah, pencerenin önündeki hastayı ölü buldular. Ve onu kaldırdıktan sonra, ortada yatan hastayı cam kenarına geçirdiler..
Adam göreceği manzaranın heyecanıyla dışarıya baktığında beyninden vurulmuşa döndü.!
Pencerenin bir kaç metre ötesinde, simsiyah bir duvardan başka hiç birşey yoktu..

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Beş Dakika Daha Baba…

Ekleyen: Tarih: Nis.10, 2011, Kategorisi: Hikayeler

Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama “Bakın, salıncakta sallanan şu kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum” dedi.

Adam gülümseyerek “Güzel bir oğlunuz var” dedi. “Diğer salıncaktaki mavi kazaklı çocukda benim oğlum”

Sonra saatine baktı ve “Heyyy, Todd, sanırım artık gitme zamanı” diye seslendi oğluna.

Çocuk salıncakta yükselirken “Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca beş dakika daha” diye karşılık verdi babasına.

Adam başını “peki” anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam etti.

Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna “Todd, artık gidelim mi, ne dersin?”

Çocuk yine gitmeye isteksiz “Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen, beş dakika daha” diye bağırdı babasına.

Adam” Tamam” deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti.

Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla “Ne kadar sabırlı bir babasınız” dedi .

Adam gülümsedi kadına. “Sabır değil yaptığım bayan” dedi. “Büyük oğlum Tommy’yi geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim. Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Tommy’e hiç yeterince zaman ayırmamıştım. Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için herşeyi yapardım. Todd’la aynı hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime..

O her “Beş dakika daha baba” dediği zaman, oyun oynamak için beş dakika daha kazandığını düşünüyor, oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim”

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Nereden Geldiğini Unutmayacaksın…

Ekleyen: Tarih: Nis.07, 2011, Kategorisi: Hatıra Defteri...

Nereden Geldiğini Unutmayacaksın!


Ünlü basketbolcu Hidayet Türkoğlu esiyle birlikte, Eminönü’nde geziyordu. Önce akvaryumcuları dolaştılar, Kapalıçarşı, Nurosmaniye, Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı derken, Yeni Caminin önüne kadar geldiler. Orada bağıra bağıra simit satan bir çocuk vardı. Basketbolcu birden durakladı…

Sonra simitçiye yaklaştı:

– Simit’in kaça koç ?

– 300 bin abi. Çıtır çıtır….

– Tezgahta kaç simit var ?

– 70-80 tane var herhalde…

– Hepsini alsam ne tutar ?

– Seksen desek 24 milyon.

– Al sana 30 milyon… Farz et ki hepsini aldım…

-Sağ ol abi… sağ ol…

Basketbolcu üç onluk çıkartıp simitçinin önüne bıraktı. Eşi şaşkındı. Üç beş adım yürümüşlerdi ki eşine yaklaşıp fısıldadı.

– Hidayet sen deli misin ?

– Yooo

– Peki yemediğimiz simitlerin parasını niye verdin ?

– Boş ver sorma.

– Diyelim ki soruyorum. Hem de ısrarla soruyorum.

– Öyleyse söyleyeyim.

– Lütfedersiniz beyefendi.

– Tablanın kenarı dikkatini çekti mi ?

– Hayır.

– Baksan görecektin. Tahtaya bir isim kazınmıştı.

– Nasıl bir isim ?

– Hidayet !

– Yoksa ?

– Evet o tezgah, eskiden benimdi.

(Bu hikayeyi Hidayet tv8 de katıldığı bir programda kendisi anlatmıştır..)


1 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...

Site içinde Arama

Aşağıdaki Kutudan Site içi Arama Yapabilirsiniz.

Aradığınızı Bulacağınız için Aramaya gerek kalmayacak :)))

Tavsiye Ettiğim Siteler!

Beğendiğim Siteleri Sizlere Tavsiye Ediyorum...