Archive for Ağustos, 2010

Özledim…

Ekleyen: Tarih: Ağu.31, 2010, Kategorisi: Nisan'ın Şiir Köşesi...

Her zamanki gibi seni yaşadıklarımızı özledim
beraber yürüdüğümüz yollar
oturduğumuz parkları özledim
dinlediğimiz şarkıları özledim
gezdiğimiz dolaştığımız ikimize şahit heryeri özledim
kuşların şarkısını dinlemeyi özledim
suyun akışını dinlemeyi ve daha bir çok şeyi
yanında olmayı gözlerinin içine bakmayı
doyasıya seni sarmayı özledim
herzamanki cimriliğimiz gibi sen ve ben olmayı özledim
sen yanımdayken hayal etmeyi özledim
kuş olmayı mesala
özgürce uçmayı istediğim zaman sana gelmeyi
kanatlanıp seni sarmayı
şimdi yoksun yanımda
ve ben anladımki ne sana uçabilirmişim nede sarılabilir
şimdi anladım sensiz ben bir hiçmişim
zavallı diyebilirim kendime
bütün üzücü kırıcı ne varsa söyleyebilirim

nurşen

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Hamlet Şiiri/Ramiz Dayı…

Ekleyen: Tarih: Ağu.31, 2010, Kategorisi: Dizi ve Sinema Replikleri...

Ezel Dizisi Ramiz Dayının Hamlet Şiirinin Sözleri.

Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varılsa işin,
Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan
Gelip bize veriyor aldığı dersi.
Doğruluğun şaşmaz eli bize sunuyor
İçine zehir döktüğümüz kupayı.

– Eğer birisi seni aldatmışsa bu onun suçudur. Eğer o kişi seni pek çok kere aldatmışsa bu senin suçundur.

– Hesap görmek, hesap etmekten zordur yeğenim.

– Değişmek zordur yeğenim ama bazen… Aynı adam olmak daha zordur… Hayat öyle yüklenir ki üstüne durduğun yerde çatır çatır çatırdarsın.

– Bazen öyle acır ki için değiştin sanırsın şimdi dersin… Şimdi her şeyi yapabilirim…

– Bazen hayat seni öyle zorlar ki yeğenim yolun başında kimdin…. Unutursun

– Zorunu benden duy yeğenim, herkese yalan söylemen yetmez artık bundan böyle bir başına kalsan da artık kendin olamazsın…

– Kaderimiz olan aşka değil de aşkıyla kaderimizi değiştirene içelim!

Ramiz Dayı’nın Ömer’i, yapılan ihaneti karşılıksız bırakmaması için yetiştirmeye başladığı sahnelerde okuduğu Oscar Wilde’nin şiiri de dillere destan oldu. İşte o şiir…

Oysa herkes öldürür sevdiğini,
Kulak verin bu dediklerime,
Kimi bir bakışı ile yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözler ile…

Korkaklar öpücükle öldürür
Yürekliler kılıç darbeleriyle.

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimi yaşlıyken.
Şehvetli ellerle boğar kimi
Kimi altından ellerle

Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünki bıçakla ölen çabuk soğur
Kimi yeterince sevmez
kimi fazla sever

Kimi satar
Kimide satın alır
Kimi göz yaşı döker öldürürken
Kimi kılı kıpırdamadan

Çünkü herkes öldürür sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez



Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Çan Dörtten Fazla Çalınırsa Kim Ölmüştür?..

Ekleyen: Tarih: Ağu.31, 2010, Kategorisi: Güzel Sözler

ÇAN DÖRTTEN FAZLA ÇALINIRSA KİM ÖLMÜŞTÜR ???

ÇOK ESKİ YILLARDA KRALLIKLA İDARE EDİLEN BİR ÜLKE VARMIŞ. AMA; BU ÜLKEDE , HUKUK VE HAKİMLER DE VARMIŞ.

TÖRELERE GÖRE, BİR VATANDAŞ ÖLDÜĞÜNDE, ŞEHİR MERKEZİNDEKİ DEV ÇAN BİR DEFA ÇALINIRMIŞ.
UZUN UZUN DA YANKILANIRMIŞ.
EŞRAFTAN BİRİSİ ÖLÜRSE ÇAN İKİ DEFA,
BÜYÜK BİR DEVLET ADAMI ÖLÜRSE ÜÇ DEFA ÇALINIRMIŞ.
YA KRAL ?..
O ÖLDÜĞÜNDE , ÇAN DÖRT DEFA ÇALINIRMIŞ.

GEL ZAMAN GİT ZAMAN…
ŞEHİRDE BİR OLAY OLUR, İŞ MAHKEMEYE İNTİKAL EDER..
DAVANIN SANIĞI OLARAK MAHKEME HUZURUNA ÇIKARILAN KİŞİNİN MASUMİYETİNİ İSE BÜTÜN VATANDAŞLAR BİLMEKTEDİR.
BİR FORMALİTE OLARAK GÖRÜLMESİ VE BERAAT BEKLENEN, DAVADAN SÜRPRİZ BİR KARAR ÇIKAR.
SANIK PARA CEZASINA MAHKÛM OLMUŞTUR.

HAKİM SORAR :
" -BİR DİYECEĞİN VAR MI ?.. …"
SANIĞIN CEVABI
" – HAYIR !.. …"
MAHKEME BİTER.
DİNLEYİCİLER DAĞILIR. KAFALARDA BİR KAYGI!..
KISA BİR SÜRE SONRA DEV ÇANIN SESİ DUYULUR..

ACABA KİM ÖLDÜ ?..
ÇAN BİR DEFA DAHA ÇALAR. ACABA EŞRAFTAN KİM ÖLDÜ ?..

ŞEHİR ÇAN SESİ İLE BİR DEFA DAHA İNLER.
HIMMMMM… BÜYÜK BİR DEVLET ADAMI, ACABA KİM ?..
SORUYA CEVAP ALINMADAN ÇAN BİR DEFA DAHA ÇALAR,
YERİ, GÖĞÜ İNLETİR.
HERKESTE BİR FERYAT: EYVAH!.. KRALIMIZ ÖLDÜ!..

ANCAK, TÖREDE GÖRÜLÜP İŞİTİLMEMİŞ BİR ŞEKİLDE ÇAN,
BEŞİNCİ DEFA DA ÇALINIR, YER GÖK İNLER VE SESLER KESİLİR.

HERKES BUNUN NE ANLAMA GELDİĞİNİ ÖĞRENMEK İÇİN. ÇAN GÖREVLİSİNE KOŞAR,
BİR DE BAKARLAR Kİ ÇANI , HAKSIZ YERE MAHKÛM EDİLEN ADAM ÇALMAKTADIR.

SORARLAR :
" -NE DEMEK BEŞ DEFA ÇAN ÇALMAK ?.. KRALDAN DAHA BÜYÜK BİRİSİ Mİ ÖLDÜ ?….."

CEVAP ŞAŞIRTICI OLDUĞU KADAR ANLAMLIDIR DA :

" -EVET ! ADALET ÖLDÜ ! …"

 

Adaletsizliği önleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir ama ; adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalıdır!..
                        
Elie Wiesel
                  (Nobel Barış Ödülü Sahibi)

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

İklimler Gibi Sokul Yüreğime…

Ekleyen: Tarih: Ağu.30, 2010, Kategorisi: Ustalardan Yazılar...

Sen, kırmızı bakışlı gecelerin gözleri yaşlı, gönlü savaşlı kadını
Ben, mor saçaklı dağların savaşçısı, yüreği aşka sabıkalı adamı
Akıyor günler durmaksızın hırçın sular gibi, aktıkça yatak arar
Boşluğu kucaklayan kollarımız, gün gelir, aşkla birbirini sarar

Dindirilememiş ağrıların kasıklarına zoraki gülüşler sürünce yanaklarımızdaki tuzlar dudaklarımıza dökülür. Biliriz ki, beklenen özlenen değil, yolunu gözlediğimizdir. Dokunulası bir kayıp zamanda ağrılarımızın nedenlerini hep bilinmeyen öfkelerdir.. Gönlümüzün odaları bu yüzden aydınlıktır ve kilitler sonunda içeriden kapanır. Üfledikçe lambada hüzün yanar, avuçlar işte o an uzaktakini arar. Damla düşer ansızın tene ve kol hışımla sarılır en güzel gerçeğe.

Bir sarılışın dudaklarına nem vurunca dil oynar yuvada. Kol beden ararken kelepçeli düşünüşlerin kilidi döner ve açılır tutkunun sandıkları. Beklenen yardır, gözlerinde sevdayı taşır. Susar zaman, fısıltılarla odaya çekilir an. Durmak yoktur ve duvarlara akşamın gölgesi vurur. Diz çöküp tapılası gerçeğin önünde ve bir şenliğin tam ortasında dudaklar özlemle buluşur. Saatler turunu tamamlarken, çok uzaklarda bir adam gelgitlerle coşarak aynı gecenin düşlerine hıncını vurur.

Göğsündeki sevdanın kapılarını sallamaktadır şimdi hırçın rüzgârın eli. Başıboş düşünüşlerin dönek düşünüşleriyle geçmektedir sevgilinin özlem günleri. Korkak çabalar, aksak çağrılar ve kendi nalıyla tökezleyen atlar geçer az sonra aşkın kurumuş ovalarından. Gecelerin perdelerini rüzgâr hışımla sallarken öfkelerle sendeler Eylül. Aşk, kaygılı bir mevsimken ve gözlerimizde umutsuzluk üzünçleri büyürken o da bitmekte ah bakışı gül. Ağrımın kanlı siperinde bu adam yüreğine saplanacak mermiyi beklerken, sen yakarılarını yalnız gönlüne sür.

Sana demetlenmiş dosyaların odasına hapsettim kendimi. Küçücük bir pencereden peş peşe gemiler geçerken el sallıyorum yokluğunun fırtınalı denizlerine. Uzaklarda yağmurlar yağıyor belki de. Bulutlar siyah bir kümeyle çöreklenmişler sudaki korkak ışıltıya. Acelesi var kuşların, dağınık uçuşuyorlar yuvaya. Karanlık örter birazdan penceremi yar, özlem mektupları yakılır gecenin ayazında. Bir duman yükselir buralardan, yanık bir türküyle sokulurum ben uykularına.

Sıkışan bağrımızı yatağa gömünce dar bir odanın duvarlarına akseder görüntümüz. Kırık parçaları birleştirmekten ve olmazlar haritasında güvenli sığlar aramaktan bitap gönlümüze sular çarpar ve özlemlerin yaman vuruşlarıyla içimizdeki narin yapılı çocuklar ağlar. Sen kırmızı bakışlı gecenin kadını, ben mor saçaklı dağların adamıyken günler deli sular gibi durmaksızın akar ve boşluğu kucaklayan kollarımız nasılsa bir gün birbirini sarar.

Tüketildikçe özünü arayan ve birbirine çarpınca sözünü kavrayan düşünüşlerimizin delişmen günlüklerine bir çizgi çekerek tükettik bir günü daha. Sen uykulara dalmış bir adamın slüetini izlerken yalnızlığın sarı odalarında, ben alevlerle kavrulan bir kadının kuru sevinçlerine yükledim bekleyiş terimlerini. Gün devrilişlerine şahitlik ettim tekrar tekrar uğradığım kurumuş bir ağacın altında. Rüzgâra bıraktım dertlerin dökümünü ve özlemin adını sen koydum.

Perdeye sürtünen bedeninin kadın kokularıyla yokla avuçlarındaki kavrayışları. Bir suyun akışkan ritmine bağdaş kurarak düşle varlığımın imkânsız kımıltılarını. Sesin yükseldikçe ve duvarlara çarpıp ruhuma döndükçe uzanayım terli göğsüne. Tutunmasız gelgitlerin kaygan iklimleriyle sokulayım kutsal değerlerine. Dizlerimdeki sürtünüşler mor tapınmalarla kanasın, tırnakların bende binlerce yara açsın ve kadın yüreğinde iklimlerimin tümü isterse zemheriyle donansın.

Yansıması kendi göğsüne yönelen vedalarımız suskulara takılınca, bir bıçak arardık gönlümüzü doğrayacak. Hızla eriyen bir günün slayt geçişlerine kapılır, yanık yüreğimizin dalgalarla sörfünü izlerdik. Her bakışın eşsiz bir resimdi, parmaklarımın titrekliği senin eserindi. Bildik sarılışlarımızın finalleri gelip kapımıza dayanınca, an kendini inkâr eden bir gerçekti. Varlığın kayıp bir dosya gibi yıllardır aradığım, ömür gülüşlerine çocuklar gibi saklandığım rutubetli bir mahzendi.

Selahattin YETKİN
 

 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Gerçek Bir Hikaye…

Ekleyen: Tarih: Ağu.28, 2010, Kategorisi: Hikayeler

GERÇEK BİR HİKAYE


Pontiac Division of General Motors şirketine gelen bir şikayet su satırları içeriyordu: "Size ikinci defa yazıyorum ve bana cevap vermemenizi anlayışla karşılıyorum çünkü yazdığım yazının çılgınca olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat su bir gerçek ki ailemizde her aksam yemekten sonra tatlı olarak dondurma yeme alışkanlığına sahibiz. Ancak bir çok dondurma çeşidi olduğu için her aksam yemekten sonra ne çeşit dondurma yiyeceğimiz konusunda ailecek karara varırız. Ben de markete gidip alırım. Geçenlerde de yeni bir Pontiac aldım ve o zamandan beri markete gidip gelmem benim için bir sorun olmaya başladı. Ne zaman vanilyalı dondurma alsam, arabaya döndüğümde arabam çalışmıyor. Fakat başka çeşit dondurma aldığımda, arabam gayet güzel çalışıyor. Her ne kadar bu sorun size saçma görünse de bu konuda çok ciddi olduğumu bilmenizi istiyorum. Vanilyalı dondurma aldığımda arabam çalışmazken neden başka bir çeşit dondurma aldığımda arabam çalışıyor?"

Pontiac şirketinin başkanı doğal olarak bu mektuba şüpheci bir şekilde yaklaştı fakat yine de kontrol edilmesi için bir mühendis gönderdi. Gönderilen mühendis, nezih bir muhitte oturan basarili ve iyi eğitim almış bir kişiyle karsılaştığında şaşkınlığa uğradı. Aksam yemeğinden sonra görüşmeye karar verdiler. Aksam olduğunda arabaya binip marketin yolunu tuttular. O aksam vanilyalı dondurma aldılar ve arabaya bindiklerinde her zamanki gibi araba çalışmadı. Mühendis o kişiyle üç aksam daha markete gitti. İlk aksam çikolatalı dondurma alindi ve araba çalıştı. İkincisinde çilekli dondurma alindi ve araba yine çalıştı. Üçüncü aksam ise vanilyalı dondurma alındı ve maalesef araba çalışmadı. Simdi şaşırma sırası mühendisteydi. Adamın arabasının vanilyalı dondurmaya alerjisi olduğunu düşünmek akıllıca bir şey değildi. O yüzden bir süre daha ziyaretlerine devam etti. Bu amaçla notlar almaya başladı: Günün hangi saati arabanın kullanıldığı, kullanılan benzin çeşidi,
gidip-gelme suresi gibi her turlu bilgiyi kaydetti.

Mühendis kısa sürede bir ipucu elde etti: Adam vanilyalı dondurma almak için daha az zaman sarfediyordu. Cevap markerdeki ürünlerin satılış düzeninde yatıyordu: En çok tutulan dondurma çeşidi olan vanilyalı dondurma, marketin hemen girişinde yer alan dolapta satılıyordu. Diğer dondurma çeşitleri ise marketin arka kısmında farklı bir tezgahta satılıyordu ve oradan herhangi bir çeşit dondurma almak daha fazla vakit alıyordu. Şimdi mühendisin karsılaştığı soru şuydu: Araba niye dondurma alması daha kısa sürdüğünde çalışmıyordu? Zaman faktörü araya girdiğinde mühendisin cevabi bulması zor olmadı: Motor soğuduğunda devreye giren buhar kilidi. Buhar kilidi tam anlamıyla çalışmıyordu. Bu aksaklık her aksam oluyordu fakat diğer dondurma çeşitlerini almak için harcanan sure daha fazla olduğundan, motorun tekrar çalışması için yeteri kadar soğumasına imkan tanıyordu. Adam vanilyalı dondurma aldığında ise, motor
hala sıcak olduğu ve buhar kilidi devreye girmediği için araba çalışmıyordu.

Hikayeden alınacak ders: Garip görünen sorunlar bile bazen gerçek olabilir?

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Bir Tek Benim Ol…

Ekleyen: Tarih: Ağu.28, 2010, Kategorisi: Nisan'ın Şiir Köşesi...

Anlatamasada hiç bir cümle
sen anla söyleyemediklerimi
açlığım ol,susuzluğum ol,yoksulluğum ol
sevdadan yana başımın belası ol
be can
yeterki sen ol
mühür gibi yüreğimde
dua gibi dilimde
hayat gibi gözlerimde
nefes gibi dudağımda taşımazsam
SEN SON’UM OL

1 Yorum Var : D.E.V.A.M.I...

Dört Mevsim…

Ekleyen: Tarih: Ağu.28, 2010, Kategorisi: ghayyado'nun Şiir Köşesi...

Kararıpta kışlar kalmaz bahtımda
dört mevsimin biri bahardır mutlaka
kendini bu kadar sahipsiz sanma
hepimizi bir yaradan var gülüm
 
hangi dağın bir kenarı yol değil
hangi deniz bir sahilde son değil
başını eğme bu halimiz ar değil
daha mutlu günlerimiz var gülüm

 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Komik Aldanışlar Kulübünde Şarkı Söylemiyorum Artık…

Ekleyen: Tarih: Ağu.28, 2010, Kategorisi: Ustalardan Yazılar...

Komik Aldanışlar Kulübünde Şarkı Söylemiyorum Artık

ya sen konuşacaktın
ya da…gece ben üzerime ay
düşen düşte hangi ayrılığıma
susacaktım?
(Kadri Karahan)

Mavi bir yalnızlıksın bende. Denizden rica ederek aldığım bir emanet yüreğimin saklı koyunda. Susmak istemesem de susuyorum ve kızıyorum zorunlu uzaklıklara. Bir yanlışlık olmasın, elbette barıştım aşkın yabancı, huysuz ve uzak diliyle. Ama yine de ağır geliyor bazen palamarı çözmek ve açılmak kıyısız limanlara. İnsanız sonuçta, an geliyor özlüyoruz konaklamayı, kalmayı, “kal” denmesini. Kim istemez yorgunluğunun sıcacık ellerle temizlenmesini?..İstemem deme, yüzünden aktığım gün sana değdi düşlerim, yüzümde resimlenmedin, deme.

erimemek adına bütün şeker biriktirmelerim
siz bilmezsiniz, ben bilerim acıları
kanatmadan

Ağlara takılan ağlamalarım kadar genç kaldım vedalarda. Balıkçı motorlarına sakladım huysuz bekleyişlerimi. Sabah ezanlarında sabahladım ve tazeledim umutlu dualarımı. Kimseler görmedi birikmişliğimi, evinin önünü süpüren, yetmiş yaşını saçlarında gizleyen Anna teyze bile. Dilinden düşmeyen Rum türkülerinde ağladım, anlamını çözemediğim kelimelerin ağıt yakan seslerinde. Bilir misin, şarkılar her dilde anlaşılır, her dilde aynıdır sevmeler.

Şiirlere gömülüyor dudaklarım, mısralar boyu yalnızım işte, tıpkı mavi bir yalnızlık oluşun gibi bende. Engin Turgut yazmasaydı, ben de aynı şekilde sana dökülebilir miydim sence?

“size her gün zarfsız mektuplar yazar,
gönderemediğim için pula dönerdim! siz

acı bir şarap, zalim bir bahane, başkasının
kuğusu değil miydiniz?”

Ya geç kalırız ya da erken geliriz hayata, aşk adına başka yollara sapmak, başka göllerde yüzmek hep mavi yalnızlıklar adına. Göndermediğimiz, göndermeyeceğimizi bildiğimiz ama yine de yazdığımız pulsuz mektuplarda akarız sevgilinin kuytularına. Çünkü mektuplarda bize aittir aşk, başka kollarda olduğunu düşünemeyeceğimiz kadar. Çünkü sevmeler, kalemimizden damlayan bir duadır inatla beklenene, gelmeyecek olsa bile. Sen de bir duasın dilimde, mutluluğun için her gece yüreğimden gökyüzüne gönderdiğim masum sessizliğim işte.Bu defa aklıma Akgün Akova düşüyor; “ sevişmeden seni seviyorum diyen kadınların sevgisine inanmıyorum” diyor. Haklı sevda direnişi, anlamlı bir sürgün ten çıkmazlarında, aleni bir itiraf. Ama sen bana inanabilirsin tüm kalbinle. Sadece bedeninle değil, gözlerinle, ruhunla, sessizliğinle, yorgunluğunla ve direnişinle, arlı arsız kelimelerinle, kırılgan teninle, masumiyet abidesi uykunla, hala okulu kıran çocukluğunla, sevimli haylazlığınla, gülüp geçtiğin sakarlığınla, inadına aşk kokan uzaklığınla seviştim, seninle beraber Sen nehri gibi akan kahkahalarınla. İşte bu yüzden daha çok inanabilirsin seni sevdiğime, sensiz isimlenen sevişmelerime. Mavi bir yalnızlıksın, dudaklarımda tazelenen ruj izlerinde.

Ağlamak istiyorum ama sıkışıp kalıyor göz yaşlarım derinlerimde. Benimle hep uğraşan hayatı sevdim ve bu yüzden sevginin acı tarafında yıkılıyorum bazen. Özlemlerimin hep uzakta olması büyüttü belki de yüreği ama artık büyümekten de yoruldum. Özne olmayı beklediğim cümlelerin yükleminde sıkışıp kalmak terletti belki de. Ellerim kavuşmaya meyilli, yani sana, yani özlediğim her uzaklığa. Ertan Mısırlı yanaşıyor yanıma, Cemal Süreya’ya seslendiği kelimeleriyle;

“aşk dedim sana Cemal abi!
ırmağa ilk taşı atan sendin
sakladım içinde suyun sesini
bu yalnızlığı ben istemedim
kalbim, alışmalısın daha büyük sarsıntılara”

Canım sıkılıyor ve canımın bir posa haline getirilmesi kimsenin umurunda değil. Zaman zaman kapıma uğrayan gitmek arzusu yine zile bastı, açıp açmamak konusunda kararsızım. Ne istediğimi sorsan, gitmekten yana olduğumu belki de en saf haliyle sana itiraf edebilirim. Nereye mi? Kendime gitmek istiyorum. Düşlerime, dokunmak istediklerime, koynunda kalmak istediğime, huzura…Beni benden alan sende dinlendirebilir misin? Bak ne diyor Oğuzhan Akay, “ sen büyük bir aşka halayıksın çocuk / benimse gidecek yerim yok kendimden başka” Beni elimden tutup kendime getirir misin? Mavi yalnızlığım, benden yana düşer misin?

seni sevmelerin portakal durağındayım
soydum düşlerimi
çıplak sensizliğim çarptı aynaya
kapattım ellerimle yüzümü,
acıtmadım

Nerede yüzüm gülüyorsa biraz da oralıyım. Terminaline girdiğim her şehirde bir bakış bıraktım sulanmak üzere. Yine de bilmiyorum nereye ait olduğumu, aitlik diye bir şey var mı yalnızlığım? En çok İzmir kucakladı beni, en çok İzmir sarıldı, en çok İzmir bekledi, belki de bu yüzden en çok İzmir’in kadınıyım. Birinin kadını olmak yaraları temizler mi süt dökülmüş dilim? Deli kanlı umudumun tahliyesi için bir imza da sen verir misin? “belki değil mutlak umudu paylaşırdık” diyor Düş Sokağı Sakinleri, umudumu beklerken duvara benimle çentik atar mısın? Mavi yalnızlığım, umudumu paylaşır mısın?Kalemi de şarkıları kadar keskin kadın, Umay Umay, nasıl da güzel döküyor aslında benim de dökmek istediklerimi;

“..sana iyi şeylerden bahsetmek istiyorum, iyi olan şeyler, iyi ve uzun olan. Bizi sevgi dolu ve güçlü yapan şeyler. Gülmeyi yeni öğrenen bir kız çocuğu gibi acemiyim. Sana anlatacak doğru dürüst bir gerçek ya da avutacak kadar güzel bir yalan bulamıyorum. Sadece seni hayatımda üç kez görmüş ve unutamamış olabilirim. Sadece seni sevmiş olabilirim..”

Sabah olmak üzere, birazdan gün doğacak tatlı sessizliğiyle. Uzaktasın, senin yürüdüğün sahilde de gün aydınlanmak üzere mi acaba? Öyleyse yeni doğan gün için benim adıma bir ‘merhaba’ bırakır mısın denizin kenarına?

Ne çok susuyoruz, ne çok ama. Oysa kelimelerimiz var dolu dizgin, gözlerimizde yazılan hikayeler var, koşarak gelip de bize sarılan imgelerimiz var, gülüşlere bağışlayan lirik sarhoşluğumuz var, ıslak öpüşlerle kutsadığımız şiirler var…Ne çok susuyoruz, ne çok kalabalığız ama. Neyi özlüyorum, neyi arıyorum diye düşünürken, sessizce yanaşıyor yanıma Yılmaz Odabaşı, başımı sallıyorum geçerken kelimelerinin içinden: “….sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda…yüzünü özledim, yüzünü… anlasana…” Derin bir yanıt bırakıyor suskunluğumda, yüzünü ararken beyhude bir özlemin içinde. “ İnsan sevince birdenbire ağlıyor”, diyor, insan sevince birdenbire susuyor belki. Birdenbire susturuluyor belki de. Mavi yalnızlığım, yüzünü özledim, yüzünü, anlasana.

Şarkılar geçiyor yüreğimden, usul usul, uslanmadan, dalgalanarak kimi yerde. Uzakları getiriyor, eritiyor, dinlendiriyor, en azından bir süre. En azından şarkılar var mavi yalnızlığım, en azından yalnız değilim notaların içinde.

söylediğim bütün şarkılar sarhoş
yalpalıyor notalar dilimde
şişeleri ben değil,
çocuklar devirdi ve kaçtı
yalanlarım ergenlik çağında, bakire

Yalnızlık aslında en kalabalık anlarımız değil mi zaten. Düşlerimizin kulaç attığı zamanlar, kuşların göğsümüzde uçtuğu, denizin bedenimizde köpürdüğü, vedaların elini uzatamadığı zamanlar değil mi? İstediğin yere gidebilirsin, istediğin kadar uzakta durabilirsin, istediğin kadar susabilir ve istediğin koyda kalabilirsin. Beni merak etme, şarkılarım ve gülümseyen yalnızlığım var. Deli eden yansımalarım, her gün yeniden ‘merhaba’ diyen yüreğim, sapına kadar haylazlık kokan çocukluğum var. Sanki sesimi duymuş gibi konuşuyor Azime Akbaş, sesime ses verir gibi;

“mor özlemlerin dağınık yüzlü masalıydın sen
söylenmeyen
iri ve maviydi zamanların
yıldız yıldız özlemdin, vuruldum çocuk tavrına”

Artık kabuğuma çekiliyorum dökmek için eteğimdeki şiirleri. Dudaklarımı ıslatan taze gülümseyişler doğuracağım seni içimde sonsuza dek koruyarak ve kor vedalardan alabildiğine uzakta tutarak. Sen sus ama yüreğimdeki sesine dokunma, o hep konuşmak isteyecek. Biz böyleyiz, düşler ve düş sesleri içinde, kırılgan yanlarımızı bileyerek, sevgiyi keskin tarafından yaşamayı seçeceğiz. Biz, düşlerim ve ben, seni durduk yere özleyeceğiz. Mavi yalnızlığım, özlenmek seni rahatsız etmez değil mi?

balıklara kanat takarsak, uçururlar mı bizi suların karanlığında,
merak ediyorum
komik aldanışlar kulübünde şarkı söylemiyorum artık,
sana söylüyorum

gelmeyeceğini bilerek beklemektir aşk!
Seni seviyorum

’05 / İzmir – şarkılardan geçerken, şiirlerde dinlenmek


Pelin Onay


 

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...



Bırak Herkes Mutlu Bilsin Beni…

Ekleyen: Tarih: Ağu.26, 2010, Kategorisi: Nisan'ın Şiir Köşesi...

 

 

Bırak herkes mutlu bilsin beni
onlara birşey anlatma
boşver anlamasınlar gözlerimdeki hüznü
gittikçe çürüdüğümü bilmesin hiç biri
gülerken haykırarak ağladığımı
gözlerimin uzaklara daldığını
daldığı yerde kaybolduğumu
kimse bilmesin
sessiz çığlıklarımı
bir köşede ağlayışlarımı hiç kimse duymasın
bırak herkes mutlu bilsin beni

 
nurşen

 

Bu Yazıma Yorum Yazın D.E.V.A.M.I...

Topallık Körlükten Çok Daha İyi Bir Özürmüş…

Ekleyen: Tarih: Ağu.26, 2010, Kategorisi: Hikayeler

 

Genç doktor yeni doğmuş bebeğe dikkatle baktı. Birkaç kilo ağırlığındaki kırmızı bir et parçasıydı bu. Erkekti. Bir bacağı ötekinden oldukça kısa idi.
Bebek kentin yoksul mahallelerinden birinde yaşayan çok yoksul bir ailenin onuncu çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Üstelik istenmemiş bir çocuktu.
Doktor bir an düşündü. Bebeğin yaşaması da yaşamaması da elinde idi. Gerekli işleri yapmazsa çocuk ölebilir kimse de bir şey diyemezdi. Böylece ana ve baba bir yükten kurtulmuş olurdu. Aile çul çuval içinde zar zor geçiniyordu. Dokuz çocuğun hemen hepsi cılız ve hastalıklı idi. Böyle bir çaresizlik yuvasına gidecek olan bu bebek de sürüne sürüne yaşayacak toplumun başına dert olacaktı.
Bunun dışında çocuk hayatı boyunca arkadaşlarının alaylarından itip kakılmalarından da kurtulamayacaktı . Kendisine belki “topal karga” diye bir ad takacaklardı. Bu ad bile onu yaşamı boyunca rahatsız edecekti.
Genç doktor çaresiz hastalıklara yakalanmış olanların ıstırap çekmemeleri için öldürülmesi yanlısı idi. Bu yüzden eski Yunanlılarda Sparta’da sakat hastalıklı bebeklerin topluma yük olmamaları için bir uçurumdan aşağı atılarak yok edilmelerini yerinde buluyordu.
Doğada güçsüz ve sakat olanlara hayat hakkı tanınmıyordu. Hayat için savaşımda bulunamayacak her canlı yok olup gidiyordu. Oysa sadece insanlar sakatlar hastaları yaşatmak için çalışıyor; bundan da pek çok sorunlar doğuyordu.
Evet bebeğin hayatı da ölümü de genç doktorun elindeydi.
Birden aklına daha öğrenci iken fakültede arkadaşları ile yaptığı tartışmalar geldi. Bunların hemen hepsi doktorun görevinin her ne pahasına olursa olsun hastayı yaşatmak olduğunu savunuyorlardı . Tıp mesleğinin babası Hipokrat doktorun görevinin hastayı yaşatmak olduğunu 2300 yıldan çok önce söylememiş miydi? Bütün doktorlar okulu bitirirken ünlü bilgininin bu konudaki sözlerini meslek yemini olarak tekrarlamıyorlar mıydı?
Bütün bu düşünceler doktorun aklından birkaç saniye içinde yıldırım hızı ile geçti. Yitirilecek zaman yoktu. Kesin kararı hemen vermesi gerekliydi. Bebek yaşasın mı yoksa ölsün mü?

Sonunda insancıl yanı ağır bastı. Dudaklarını yavaş yavaş bebeğin dudaklarına yapıştırıp hızla bebeğe hayat kazandıracak ilk nefesi üfledi. Sonra nefesleri yineledi. Çok geçmeden bebeğin yüzüne hafif bir kırmızılık geldi. Körpecik mini mini ciğerlerinden hafif bir çığlık yükseldi.

Fakat doktor hala kuşkuda idi. Acaba iyi yapmış mıydı?
Aradan uzun yıllar geçti… Yaşadığı olaylar karşılaştığı sefalet sahneleri kendisine yepyeni düşünceler kazandırmıştı. Şimdi her şeyi bambaşka bir gözle görüyordu… Doktor zengin semtlerinde epey para kazandıktan sonra yoksul semtlerden birinin göbeğinde açmıştı yeni muayenehanesini. Şimdi birçok hastaya parasız bakıyor ilaçları bile parasız olarak kendisi veriyordu.
Doktor hayatını böyle sürdürürken bir gün büyük bir felaketle karşılaştı. Biricik oğlu eşi ile birlikte trafik kazasında öldü. İki yaşındaki kızları annesiz ve babasız kalmıştı. Doktor torununu büyütmeye başladı.
Kazanın üstünden on yıl geçmiş ve kız 12 yaşına gelmişti. Bir gün yatağından kalkamadı. Boynu kaskatı olmuştu. Kollarında bacaklarında tuhaf ağrılar belirmişti. Yürüyemiyordu.
Hastalığına önce çocuk felci teşhisi kondu. Ancak sonradan bu hastalığın az rastlanır virüslü bir hastalık olduğu anlaşıldı. Hastalık o kadar az görülen bir türdendi ki tıp kitaplarında bile bu hastalığa yer verilmemişti. Doktor kaç yıllık meslek hayatında böyle bir hastalıkla karşılaşmamıştı. Çaresizdi. Ne olacaktı? Sevgili torunu her an başkasının bakımına bağlı bir hayat mı sürdürecekti?
Bir gün bir arkadaşı kendisine genç bir doktordan söz etti. Bu genç doktor bu tür hastalıkları iyileştiren bir yöntem bulmuş bu iş için bir de hastanemsi bir yer açmıştı.
Doktor hemen genç doktora telefon ederek bir randevu aldı. Kararlaştırılan günde torununu götürdü. Genç doktorun adı kendisine yabancı gelmiyordu. Doktor iyice topallıyordu. Bir bacağı ötesinden epeyce kısa idi.
Sakat bacağına ısrarla bakıldığını gören genç doktor gülümsedi: “Ayağıma bakıyorsunuz değil mi? Doğuştan böyleyim. Bu yüzden okul arkadaşlarım bana topal karga adını takarlardı… Adımı hastanede beni dünyaya getiren doktor koymuş.”
Doktorun rengi birden uçtu. Ağzı kurudu. Yutkunması zorlaştı. Demek yıllar önce dünyaya getirdiği ailesine ve topluma yük olmasın sefalet içinde yaşamasın diye bir an önce ölümün kucağına bırakmayı düşündüğü bebek bu doktordu. Yıllar önce ne kadar da kör birisi olduğunu düşündü.
Ayağa kalktı. Torununun kısa bir süre sonra iyileşmesine vesile olacak bu sağlık canlılık ve insan sevgisi dolu ışıl ışıl bir genç olan doktora elini uzattı. Kapıdan çıkarken de kendi kendine:
“Topallık körlükten çok daha iyi bir özürmüş” diye mırıldandı…

 

Bu Yazıma Yorum Yazın D.E.V.A.M.I...


İyiyim Ben…

Ekleyen: Tarih: Ağu.25, 2010, Kategorisi: Nisan'ın Şiir Köşesi...

Susuyorsam hiç konuşmuyorsam
söylediklerine boş gözlerle bakıyorsam üzülme iyiyim ben
saçlarıma takılıyorsa hayallerim
ruhum derin çöküntüler yaşıyorsa bile
meraklanma sen
geceleri uyuyamıyorsam her yıldız bir kor gibi düşüyorsa eteklerime
endişelenme zamanı gelir uyurum ben
içime dolan öfkeyle saldırıyorsam sağa sola
kırıp döküyorsam içindekileri geçer
sakinleşirim ben
yeni bir başlangınç yapayım derken bir yanım kederden azalıyorsa
ve
görmek acı veriyorsa sana
acele etme sakın bütünlenirim ben
aynı şeyleri konuşup farklı anlamlar çıkarıyorsak ,
ve o anlamlarla kararıyorsak üzülme
aynı dili öğrenirim ben
gecenin ayazını sen sanıyorsam
ve yüzüme çarptıkça derin kesikler oluyorsa
vazgeçme biraz daha uğraşırsan parçalanırım ben
sen öyle tepkisizsen öyle haraketsiz bekle
mükemmel bir egoyla ve düşünme çırpınır çabalar hallederim ben
ben gülümsemeye çalışırken
kırılan yanlarımızı onarırken
sen öylece geç karşıma ve sus tepkisiz kal yine
işte o zaman arkama bakmadan giderim ben
kendi vicdanını rahatlatmak için yalanlar  söyle kendine
olgunlukla karşıla yaşananları gül geç içindeki acıya
bilirim vurdum duymaz tavırların gücüyle iyileşirsin sen
son kez söylemek istedim beni düşünme iyiyim ben


nurşen

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Nietzsche Ağladığında…

Ekleyen: Tarih: Ağu.25, 2010, Kategorisi: Güzel Sözler

"Hayatını tekrar tekrar aynı hayatı yaşayacakmışsın gibi yaşa. İstemediğin bir durumla karşı karşıya kalmışsan ve buna boyun eğiyorsan, diğer hayatlarında da aynı şeye boyun eğeceğini düşünerek, sen en güzeli boyun eğme, bu böyle gitmez. Bir şeyi çok mu istiyorsun, ama buna cesaret edemiyor musun, diğer hayatlarında da bu şeyi çok isteyip hiç bir zaman cesaret etmediğin için ulaşamayacaksın, o yüzden sen en güzeli aş kendini, yap yapmak istediğini, ki sonunda en mutlu şekilde yaşayabileceğin bir kısır döngü oluşturabilmiş ol"


Nietzsche

Bu Yazıma Yorum Yazın : D.E.V.A.M.I...

Site içinde Arama

Aşağıdaki Kutudan Site içi Arama Yapabilirsiniz.

Aradığınızı Bulacağınız için Aramaya gerek kalmayacak :)))

Tavsiye Ettiğim Siteler!

Beğendiğim Siteleri Sizlere Tavsiye Ediyorum...